DÖRTKONAK KÖYÜNÜN İLK,TEK, DOĞRU, DÜRÜST, TARAFSIZ VE GÜMÜŞHANE'NİN EN BÜYÜK KÖY SİTESİ - Haberler - KÖŞE YAZARLARIMIZ

Son mesaj - Gönderen: M Yücel ERGİN - Cuma, 04 May 2012 12:23
"Düşmanın yoksa, Hayatta hiç başarılı olamadın demektir.."
Haberler

Haberler->KÖŞE YAZARLARIMIZ   
İSRAF DEĞİL İFTAR SOFRASI

İftar sofraları, hem birlik ve beraberliğimizi pekiştiriyor, hem de birbirimizi sevmeyi, paylaşmayı, manevi duygular etrafında kenetlenmeyi öğretiyor.

İftarlar dostlar ve arkadaşlar arasında büyük bir buluşma anıdır. İftarlarda birlik ve beraberlik duygusunu geliştirmek o manevi atmosferde aynı havayı solumak ayrı bir haz veriyor insana.

Yurdumuzun her köşesinde olduğu gibi Eskişehir’de dostlarla birlikte iftar sofrasında oruç açmak suretiyle aramızdaki kardeşlik duygusunu güçlendirmeye gayret gösteriyoruz.

Paylaşmadan ve misafir ağırlamadan bitirilmiş bir iftar eksiktir. İftar, bir olabilmek beraber olabilmek, elindekini paylaşabilmek ve yoksulun çilesine derman olabilmektir aslında.

Çeşit çeşit dünya nimetlerinin bulunduğu özellikle yıldızı çok otellerde ve dahi lüks lokantalarda yapılan “iftar” sofraları bana göre “israf” sofrasına dönüşüyor sevgili dostlar.

Bir dilim ekmeye muhtaç, bir kaşık sıcak çorbaya hasret kalan yoksulların varlığı buralarda hiç akla gelmez. Hepsi değil belki de  bir çok yerde yenilen yemeklerden çoğu israf olup gidiyor.

Ramazan ayı ve oruç ibadeti bu anlamda muhasebeyi, empatiyi yapabilme imkânı sunuyor bizlere.

Manevi muhasebe, yaşamın bütün alanlarında bir ömür boyu yapılması gereken husus.

Oruç tutarak gün boyu yemeden içmeden uzak durarak fakirlerin halini anlamaya çalışır.

 “Komşusu aç iken tok yatan bizden değildir” diyen bir dinin temsilcileri olarak içinde bulunduğumuz modern çağda bu cümle birileri için ne kadar anlam taşıyor bilinmez ama israf etmeden iftarı, sahuru paylaşmak müstesna bir haz veriyor insana.

Hülasa israfdan uzak durarak mübarek ramazan ayı kalpleri şenlendirdiği gibi evlerimizi iftar sofralarımızı da şenlendiriyor.

Ramazan ayının kalan şu son günlerinde “cehennem azabından kurtulma” anlamı yüklenen ve içerisinde bin aydan daha hayırlı olan “kadir gecesini” barındıran özel günlerin bereketinden istifade ederek yuvalarımızda huzur atmosferini yakalamaya gayret etmeliyiz.

Günlük hayatımızda kullandığımız "Sayılı gün çabuk geçer." ifadesinin esasında psikolojik bir temeli var. Bizi terk edip gitmesini istemediğimiz günler, “su” gibi akıp geçiyor. On bir aydır hasretle beklediğimiz Ramazan ayının sonlarına yaklaştık

Netice olarak İftarlarımızın israfa dönüşmediği, oruçlarımızın ve diğer ibadetlerimizin kabul olduğu manen temizliğimizin gerçekleştiğine inandığımız bir ramazan ayını daha uğurlarken şimdiden “Kadir Gecenizi” ve akabinde “Ramazan Bayramınızı” tebrik ederim.
Hüseyin TURHAN




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 08 Ağustos 2012 16:08, Yorumlar(0), Hepsini Oku
KIRMIZI TAŞLI KOLYE

Sonbaharın son günleri güneş,köyün ortasından akan küçük derenin kenarlarına sıra sıra dizilmiş yaşlı kavak ağaçlarının  sararmış yaprakları arasından süzülerek,toprak damlı üç göz evimizin küçücük tek camlı    penceresinden içeriye giriyor.Annem ve ablam bugünde bağ, bostan işlerini yapmaya gittikleri  için evde yoklar.Bilemiyorum ama ya dokuz yada on yaşlarındayım.Bana bıraktıkları benden üç yaş küçük kız kardeşime bakacak ,hem de ev ,işlerini  yapacaktım. Eve girmeye zorlayan tavuklara ocağın önünde elime geçirdiğim odunları  savururken, dışardan gelen sesler dikkatimi çekti,dünden duymuştum komşuya Erzincan’dan benim yaşlarda akrabasının bir kızı gelmişti.Hayatımda hiç köyden başka yere gitmemiş,şehir görmemiştim ama ,şehirden gelmiş birini  görecek olmak bile beni çok heyecanlandırıyordu.
      İçim ,içime sığmıyor,  annemin bana verdiği işleri yerine getirmek için acıktım, diyerek ağlayan kardeşime aldırış etmeden .neredeyse benim boyuma ulaşan süpürgeyle önce odaları daha sonra evin önünü bir uçtan öbür uca süpürüyordum.En çok ta babamın dereden su taşımak için yaptığı omuzluğu su dolu kovalarla boynuma astığım  zaman  yoruluyordum.Su dolu kovaları ambarın önüne dizip,tahtadan yapılmış kapakları ağzına örttüğüm gibi kardeşimin eline de  terekten aldığım    büyük bir ekmek parçasını tutuşturduğum gibi soluğu karşıki mahallede aldım.   
      Kızlar arasına karışmış oynayan,     misafir kızı ilk gördüğüm anda gözlerimi,boynunda asılı duran etrafı kırmızı taşlarla süslenmiş,pırıl, pırıl parlayan kalp şeklindeki kolyesinden alamadım.Annemde benim boynuma mavi boncukları ipe dizip takmıştı ama bu çok başka bir şeydi.Ne kadarda güzeldi.Konuşup,kaynaştık, daha sonra oyun bile oynadık,zaman ne çabukta geçmişti,hava kararıyordu,kardeşim ağlıyordu,annemde şimdi gelirdi ama ben kolyeye bakmaya doyamamıştım.daha İstemeye, istemeye eve götürmek için kardeşimin elinden tutup çekiştirmeye başladığım anda hayatım boyunca hiç unutamayacağım bir şey oldu, misafir kız kırmızı taşlı kolyesini boynundan çıkarmış bana doğru uzatıyordu.Al bu kolye bundan sonra senin olsun dediği anda sevinçten az daha kalbim duracaktı.Kolyesini çok beğendiğimi nasıl anlamıştı.Teşekkür bile etmeden avucumun arasına koyup,kardeşimi sırtladığım gibi evin yolunu tuttum.Aceleyle boynuma geçirdiğim kolye bana da ne çok yakışmıştı.Tekrar tekrar bakıyor mutluluktan uçuyordum.Ablam kolyemi görmüş çok beğenmişti defalarca birkaç günlüğüne takmak için istemiş ama ona vermeye gönlüm razı olmamıştı. Günün birinde.ablam benden  bir şekilde kolyemi alır diye saklamaya karar vermiştim,gazete parçalarına ellerimle itinayla kolyemi sarıp ,eskiden ocak olup,kapatılan sonra sadece soba borusunun girdiği bacaya koydum.Aklım hep oradaydı gidip,gelip ,yerindemi diye yokluyordum,aradan birkaç gün geçmiş kolyemi takmak istemiştim.Yine büyük bir heyecanla üst,üste koyduğum iskemleye çıkarak,elimi uzattım nasıl olduysa kolyeyi  dışarı değil sonradan duvarla örülmüş ocağın içine düşürmeyeyim mi?
      Nasıl olurdu , kendi ellerimle kolyemi artık asla ulaşamayacağım bir yere düşürmüştüm.Akşama kadar gizli, gizli ağladım ,Ablam birkaç defa kolyemin nerede olduğunu sormuş,ancak cevabını alamamıştı.
      Aradan uzun yıllar geçti sonradan  çok kolyelerim de  oldu ama çocukluk günlerimde Erzincan,dan misafir gelen kızın bana hediye ettiği kırmızı taşlı kolye gibi beni mutlu edemedi
      Aklım, sahip olmayı hayal bile edemezken  aniden sahip olduğum, ama hevesimi alamadan kendi ellerimle kaybettiğim kolyede kalmıştı.Çocukluk anılarımın ve kolyemin saklı olduğu ev yakın zamanda yıkıldı.Harabeye dönmüş evimizi gördüğümde O kadar çok  dolu anım varken aklıma ilk gelen  şey kolyem olmuştu artık ona çok yakındım,istesem belki de  ulaşabilirdim. Yıkık duvarların üzerine oturup,yıkılmış ocağı uzun, uzun seyrettim acaba hala orda mıydı?Yine taşları kıpkırmızı parlıyor muydu?Yoksa ellerimle oraya koyduğum gibi ışıl ,ışıl değil miydi?Kırılmış, paslanmış mıydı?Bir an gözlerimi karşıki mahalleye çevirdim derenin kenarlarındaki  yaşlı kavak ağaçlarının yerlerinde olmadıklarını fark ettim.derenin suyuda eskisi kadar çok akmıyordu Evlerin önünde bir, iki çocuk sesinden başka ses gelmiyordu.Çok şey değişmişti arkadaşlarımda  artık orda yoktular,korktum ya bulamazsam diye, bir an durdum, düşündüm, sonra yüreğimde hiç eksik olmayan kırmızı taşlı kolye sevdası  gözlerimden süzülen bir damla yaşla arkama bakmadan, kaçarcasına oradan ayrıldım.
Nüveyde BALKİ




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 08 Ağustos 2012 12:59, Yorumlar(0), Hepsini Oku
MEHMET YÜCEL ERGİN

 İnanıyorum ki bir çok kişi onu köyümüze kazandırmış olduğu www.dortkonakkoyu.com. sitesi aracılığı ile tanıdı.


Ama ben onu; 1997-1999 yıllarında Köylünün Sesigazetesini çıkarırken yanımıza gelir bazen bir şiir bazen de bir yazıyı bizlere ulaştırdığında yakinen tanıdım.


Çalışkanlığı, aktifliği, güler yüzü ve kararlılığı o yıllarda dikkatimi çekmişti. Köyünü ve köylüsünü sevdiğini her defasında bizlere ifade eder,gazetede kendisine verilen bir görevi eksiksiz yerine getirmek için gayret gösterirdi.


Tabi bu alışkanlıklarını kadim dostum babası Murat ERGİN beyden ve teknik bilgiyi abisi Recep ERGİN’den almış olduğunu bu vesile ile belirtmek isterim.


Kendi işyerinde kazancına ayıracağı zamandan fedakârlık gösterip, emek ve zaman harcayarak bizlere çok önemli bir hizmet sunmuştur.


İşte bu inanç ve kararlığı ile köyümüze internet sitesi kazandırmış olması, hepimizi son derece mutlu etmiştir. Sana ne kadar teşekkür etsek azdır, Mehmet Yücel kardeşim. Eline ve yüreğine sağlık.


Sevgili dostlar, site köyümüzün elektronik ortamda dünyaya açılan kapısı olmuştur. Bunu ziyaretçi defterine yazılanlardan kolayca görebiliriz. Henüz altı ay olmasına rağmen günlük 100-120 ziyaretçi sayısı,150 haber ve yitmi beş bin kişi toplam ziyaretçi sayısı çok önemli başarıdır.


Siteye eklenen sohbet köşesi, sanal alemde köy meydanı niteliğinde bizlerin buluşma noktası olmuştur.


Sitenin her gün gelişerek büyüdüğünü görmek şehir dışında yaşayan bizler için çok büyük anlam ve önem taşımaktadır. Hemen hemen her gün eklenen haberler ile site güncellenmekte, köyümüzde neler olup bittiğini anında öğrenme imkânına sahip olmaktayız.


Bu azim ve gayret onda olduğu sürece, gelecekte bu sitenin, ismi gibiYüceleceğinden hiç kuşku duymuyorum. Yeter ki biz ona istediği desteği verebilelim.


Geçtiğimiz Kurban Bayramında işyerinde ikramı olan  Çayları yudumlarken sohbetimiz esnasında bazı projelerinden ve hedeflerinden bahsetti.


Gelecekte -inşallah diye söze başlayarak-köyün muhtelif yerlerine kameralar yerleştirerek köyden canlı yayın yapmak ve köye ait gazete çıkarmak isteğini bana anlatırken bu genç yaşına rağmen ne kadar büyük bir yüreğe ve ufka sahip olduğunu da anlamınız için bu satırları sizlerle paylaşıyorum sevgili okurlar.


Şimdi bu çalışması diğer köylere de örnek olmaktadır. Onu örnek alan bazı köylerin internet sitesi yaptıklarını duyunca mutlu olmamak elde değil.


Bilginin kolayca ulaşıldığı bir çağda yaşıyoruz. Köyümüze ait bilgiler artık herkese bir tuş kadar yakın. Eğer sitede yer alan bilgilerin artmasını, bu siteye katkı yapmak isteyenlerin internet sitesine sahip çıkması ve destek olması gerekmektedir.


Evet Mehmet Yücel Ergin.Bu site sizden çok şey bekliyor.Bu hizmetinizle köyümüzde bir ilk oldunuz.


Kararlı ve çalışkan mizacını çalışmalarında sermaye olarak kullanmanı, karşına çıkacak her türlü olumsuzluklara karşı insanları ismine yakışır biçimde Yücelterek Yücelmeni bir büyüğün olarak sana tavsiye ediyor,üstün başarılarının artarak devam etmesini diliyorum.


Hedeflerinin gerçekleştiğini de bir gün olur hep beraber görürüz inşaallah…


Eskişehir’den baki selamlar…


Hüseyin TURHAN
21/01/2008




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 27 Haziran 2012 15:22, Yorumlar(0), Hepsini Oku
BİR GÜMÜŞHANE SEVDALISI: "ÖNDER TURHAN"

Önder Turhan Gümüşhane’nin değerli bir evladıdır. Gümüşhane’mizin sosyal ve kültürel yaşamına gerek Gümüşhane’de ve gerekse şimdi yaşadığı Ankara’da yapmış olduğu çalışmalarla önemli katkılar sağladığını yakından bilenlerdenim.

Gümüşhane kamuoyu onu daha çok “Demokrat Gümüşhane” ve diğer yerel gazetelerdeki köşe yazarlığı, sivil toplum kuruluşlarında  “farkındalık “oluşturan  hizmetlerinden tanıdı.

Büyük kızı Aybala’nın sağlık sorunları nedeniyle çok sevdiği memleketinden 2007 yılında ayrılmak zorunda kaldı.

Belki bunun için daha önce ayrılması gerekirken birkaç yıl ertelediği bu hicretin asıl sebebi Gümüşhane sevgisi mi  diye düşünmüyor değilim.

Ankara’da gittiği her ortamda konuştuğu her mecliste gündemi hep Gümüşhane olmuştur. Gümüşhane tarifsiz bir sevgilidir onun gönül dünyasında.

Gümüşhane için çarpan bir gönüle sahip olması Ankara’da kısa süre içerisinde hemşerileriyle tanışıp kaynaşmasına vesile olmuştur.

Başkentteki sivil toplum kuruluşlarında hala aktif olarak yer almaktadır. Yapılan çoğu programda, etkinlikte imzası vardır.

Memleket sevgisi o kadar baskındır ki hemşerileriyle samimi dostluklar kuracak kadar ileridir.

Pazar akşamı yapılacak programda bu dostlukların ve memleket aşkının bir sonucu bana göre…

2009 yılında emek ve gayretleriyle gurbette yaşayan bizlerin başucu sayılabilecek; nerede hangi kurumda ve hangi ilde hemşerimiz var ? Diye arayıp bulabileceğimiz “Gümüşhaneli İşadamları ve Bürokratlar” adlı eseriyle bu açığı kapattı.

Kitap tanıtımı için 2009 yılının sıcak yaz mevsiminde Ankara’da yapılan tanıtım kokteyline gittiğimde gördüğüm manzara özlenen “Gümüşhane fotoğrafı” gibiydi. Gümüşhane’den katılanlarla birlikte tanıdığım tanımadığım herkes oradaydı…

Önder Beyin Ankara’ya gelmesi üniversite okuyan gençlerimiz içinde şanstı. Onlara iş adamı olan hemşerilerimizden burslar ayarlaması, ihtiyaçlarının karşılanması, onların sorunlarıyla ilgilenmesi her türlü takdire değer.




Gönderen M Yücel ERGİN, Cuma, 24 Şubat 2012 23:41, Yorumlar(0), Hepsini Oku
GÜMÜŞHANE’NİN ZAFER GÜNÜ 15 Şubat

   Yüceliğini Zigana doruklarından enginliğini Harşit vadisinden alan kahramanlar diyarı şirin Gümüşhane'mizin düşman istilasından kurtuluşunun 94.yılını coşku ile kutlamanın mutluluğunu yaşıyoruz.

      Üzerinde özgürce yaşadığımız bu aziz vatan topraklarının canlar pahasına bize hediye ederek şehitlik mertebesine ulaşanları, başta Gazi Mustafa Kemal olmak üzere silah arkadaşlarını ve aralarında babam Gazi Ahmet Sadık'ın da bulunduğu gazilerimizi bu gün bir kez daha minnet ve şükranla yad ediyoruz.

    19 Temmuz 1916 da muhasara altına alınan şirin Gümüşhane'miz merkezinde ve köylerinde, işgal kuvvetlerinin hoş görüsünden yararlanan ermeni intikam mangalarının yaptığı işkence ve zulümü her Gümüşhaneli yüreğinde hissetmeli ve vatanın kurtuluş üzerine verilen kavganın hiç de kolay sonuçlanmadığı nesilden nesile aktarılmalıdır. İşte bu gün yapılan da budur.

    Edindiğimiz bilgilere göre, işgal kuvvetleri komutanının bir Azeri General olması başta yürütülen işkenceleri durdurmuş cana mala- ırza tasallut edenlerinde kurşuna dizilerek cezalandırılacağı bildirisiyle masum halk biraz olsun rahat nefes almıştı. Bu maksatla da hakim bölgeler de asayiş karakolları ihdas edilmiş. Bu karakollardan birisi de Dörtkonak (Edire) konuşlandırılmıştı.

    İstila dönemi kısa bir süreyi kapsamış olsa da “işgal işgaldir” deyip köylerini terk ederek “birinci ordu” olarak adlandırılan (Amasya  Tokat  Çorum) gibi iç Anadolu şehirlerine de ailece göç edenler olmuştur. Nakledildiğine göre çevre köylerden bazı muhaceret gurupları henüz yola çıkmışken Rumlardan dost bilinen bazı  hatırı sayılı kişiler arkadan yetişerek, “Ya kirve nere gidiyorsunuz? Rusya içinde ihtilal oldu.(1918 bolşevik ihtilali) Ruslar yakında çekilip gidecekler. Bizler size her konuda yardımcı olacağız” diye garanti vermeleri üzerine kafileler tekrar kendi köylerine döndüler. Nitekim Rum kirvenin dediği doğru çıktı. Ruslar herhangi bir taşkınlık yapmadan 15 Şubat 1918 de geri çekilip giderken Ermenilerde saldırısız durmadılar. Ancak, yeniden toparlanan milis kuvvetlerimiz Ermenilere hiç göz açtırmadı.
 
   Şimdi Sarkozy puştuna sormak lazım? Ermenilerin yaptığı bu mezalimin adı ne olmalı? Ya da bir zamanlar Osmanlı'dan merhamet dilenen Fransızlar olarak sizin Antep'te işiniz neydi?

    Ve 15 Şubat 1918 de işgal kuvvetlerinin tamamı şehrimizi terk etmesi sonucu tam kurtuluş gerçekleştirildi. Kutlu Olsun. Bir dörtlükle de kurtuluşumuzu daha anlamlı hale getirelim:

YİNE YÜKSELECEK TÜRK HAVA KUŞU
ORDULAR SARACAK DÜZÜ YOKUŞU
YERİNDE OTURSUN SARKOZY PUŞTU
TECRÜBELER GİYMİŞ BAŞKANIMIZ VAR.

VATANI BEKLEYEN ASKERİMİZ VAR.




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 20 Şubat 2012 10:15, Yorumlar(0), Hepsini Oku
BEKLEDİĞİM KURTULUŞ TÖRENLERİ KELKİT'TE YAPILDI

  Her yıl 15 Şubat günü Gümüşhane’nin düşman işgalinden kurtuluşunun yıldönümü olarak kabul edilmektedir. Birinci Dünya Savaşında Anadolu çeşitli istikametlerden taarruza maruz kalmış, bölgemizin hissesine Rus işgali isabet etmiştir.

  Elimde hemşerimiz merhum Sabri Özcan San Beyin “Rusların Gümüşhane İlini İşgali” adlı eseri var. Memleketin Ruslar tarafından işgal edildiği günleri canlı olarak yaşayan hemşerilerimizin söylediklerini bu kitaptan okuyunca yüreğim burkuldu içim sızladı.

  1980 yılların başında öğrenci iken 15 Şubat Kurtuluş törenlerini merakla ve ilgiyle izlerdik. O yıllarda belediyenin öncülüğünde yapılan ve merkeze bağlı hemen hemen bütün köylerin katıldığı kurtuluş törenleri bizleri o karanlık yıllara götürmeye yeterdi. Öğrenci aklımızla geçmişte olup bitenleri anlamaya çalışırdık.

  Tekkeli hemşerilerimin her yıl törenlerde canlandırdıkları “Göç” hadisesini hiç unutmam. Elinde kalan maldan mülkten ne varsa kağnılara yükleyerek yol koyuldukları günler hala aklımda.

  Yine Zafer meydanında Rus ve Ermeni çeteleriyle yapılan “yakın muharebe” görüntülerini hatırlıyorum.  Mücadele sonunda kazanan askerlerimizin gururla sembolik kaleden Rus bayrağını indirip bağımsızlığımızın sembolü şanlı bayrağımızı kaleye dikmeleri izleyenlerden büyük alkış alıp sevincin doruk noktaya ulaşmasını sağlardı.

  Birlik ve beraberlik içerisinde yürütülen bu törenler topluma bir mesaj niteliğindeydi.

  Acı hatıraları unutmamak güçlü olmakla bir ve beraber olmakla özlenen cevabı bulabilir sevgili dostlar.

Ömrünün baharında kara toprağa düşenler,toprağı vatan kılanlar,göğüsleri kesilen gelinler, diri diri üzerine gaz dökülüp yakılanlar hep : ”Ya İstiklal Ya Ölüm” dediler. Namus uğruna hürriyet istiklal uğruna , bayrak inmesin,ezan susmasın torunlarımız bu coğrafyada özgürce yaşasın diyerek can verdiler.Bedel ödediler.

  Bu gün bizler onların torunları, bu cennet vatanda bu bereketli topraklarda o eşsiz fedakârlığın sayesinde başımız dik yaşıyoruz.

  O halde kurtuluşu anlamak, yakın tarihi iyi bilmekle mümkündür. Yakın tarih bilinmeden, yaşananlar iyi tanınmadan gelecek idrak edilemez.

  Geçmişin genç kuşaklara aktarılmasında illerdeki kurtuluş günlerinde yapılan canlandırmalar ve gösteriler –bana göre- büyük önem taşır.

  81 İlimizin ama Rus ama Fransız ama İtalyan işgalci güçlerine karşı vermiş oldukları amansız mücadele de hepsinin bir kurtuluş günü vardır. Bu zor ve çetin günler, sığ ve sıradan törenlerle kapalı mekânlarda birkaç saatlik programlarla geçiştirilmemelidir.

  Bu vesileyle 15 Şubat günü ilimizin düşman işgalinden kurtuluşunu özlediğim ve beklediğim gösterilerle anlamlı hale getiren bizlere geçmişini hatırlatan “Kelkitli hemşerilerime” ayrıca bu görüntülerin bizlere ulaşmasını sağlayan ilimiz teknolojik dünyada sesi ve nefesi olan   “www.gumushane.gen.tr” site yöneticisi Recep Ergin Beye çok teşekkür ediyorum.




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 20 Şubat 2012 10:13, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Eğitimde İtici Güç OKUL-VELİ İLİŞKİSİ

  2011-2012 Eğitim-Öğretim yılının ikinci yarısı, Milli Eğitim Müdürü Galip Gülmez’in ümit vaad eden mesajı ile başladı. Sayın Gülmez eğitimin önemine değinen mesajında; Öğretmenlere, öğrencilere ve velilere seslenerek başarıya ulaşmak için çok çalışmanın şart olduğuna vurgu yaptı.
 
Eğitimde temel üç öğe olan (Eğiticiler, eğitilenler, fiziki yapılar) çekici ve itici güçlerle desteklenmesi halinde çok çok daha başarılı olunacağı kaçınılmazdır. Önemine binaen itici güçlerden birisi olan okul-veli ilişkilerine değinerek konumuzu özetlemeye çalışalım.
 
Bilindiği üzere öğrencinin asıl sahibi velisidir. Dolayısıyla eğitimde asıl sorumluluk veliye düşer. “Eti senin kemiği benim” köhne özdeyişin iflas ettiğini her veli artık bilmelidir. Çocuğunu sevmeyen veli yoktur. Ama Eğitim Metotlarını bilmeyen veli çoktur. Bu sebeptendir ki aile çocuğunun okul hayatı ve notlarıyla ilgilenmeli öğretmenleri ile tanışmalı ve dirsek teması içinde olmalıdırlar.
 
Veliyle irtibat başarıyı getirir.
 
Bazen ulaşılamayan veliler olur, çocuklarla problemler yaşanır. Problemler nasıl çözülür? Örnek teşkil etmesi bakımından bir örnekle konuyu somut hale getirelim.
 
Bilge bir öğretmen anlatıyor:
 
..........Geçen sene lise son sınıfta okuyan Muştak’in velisiyle tanışamadım. Muştak, babasının iş adamı olduğunu, çoğunlukla vaktini yurt dışında geçirdiğini, Türkiye’ye döndüğünde de işlerinin yoğun olduğunu, okula gelemeyeceğini söyledi.

Muştak, ders çalışmadığı gibi, kendini geliştirmesi, dil zevki kazanması ve anlatımının iyileşmesi için önerdiğim kitapları da okumadı. Sözlü notları kötüydü. Birinci dönem karneye zayıf düştü, ikinci dönem de birinci dönem gibi oldu.
 
Muştak sene başında, bana kitap okutamazsın, dedi ve inat etti. Kendini geliştirmesi için araştırma ve okul dergisi için röportaj yapmasını önerdim. Onlara da kulak asmadı.

Okulun kapanmasına bir hafta kalmıştı. Notları idareye vermek üzereyiz. Muştak, ÖSS’ye hazırlık yapan öğrenciler gibi okula gelmiyordu.
 
Bir gün babasından telefon aldım. Durumunu anlattı, işlerinin yoğunluğu nendi ile Muştak ile ilgilenemediğini, dil ve anlatım dersinin karneye zayıf geleceğini öğrendiğini, hâlâ bir çözüm olup olmadığını sordu.
 
“Var,” dedim. “Bir kitap okur ve anlatırsa sözlü notu yükselir ve sınıfı geçebilir. Ama iki günü var.”
 
“Tamam hocam, Muştak iki gün içinde size kitabı anlatacak.”
 
İhtimal vermedim, ama notları idareye vermeyi geciktirdim.
 
Bir gün Muştak elinde “Ateşte Yeşerdim” isimli kitapla geldi. Öğretmen odasında kendisini dinledim. Kitabı bir güzel özetledi ve sorduğum soruları cevapladı.
 Şaşırdım, sevindim ve sözlü notunu yükselttim. Sınıfı geçti.
 
Öğretmene karşı inat eden Muştak, veli devreye girince başarılı olmuştu. Tabiî ki velinin itici gücü sayesinde.




Gönderen M Yücel ERGİN, Cuma, 10 Şubat 2012 10:01, Yorumlar(0), Hepsini Oku
GÖNLÜMÜN SAKİN LİMANI: GÜMÜŞHANE

    Sınırlarını yıkmış, yerle bir etmiş bir azimle memleketlerin içlerine giren insanlar, o memleketlerin kalbinde ebediyen yaşarlar.
   Memleketler de insanlar gibi içlerine kabul edip buyur ettikleri insanları ölümüne duygularla sever, onları sevgilerin en güzeliyle taçlandırırlar.
Bu memleket Gümüşhane ise hepimizden aldığının karşılığını şefkatli bir ana kucağı gibi bizlere fazlasıyla veren kısacası gönlümüzün sakin ve huzurlu limanıdır.
Gümüşhane bizlerin gönlünde Kuşakkaya’dan esen bir deli rüzgar, elma bahçelerinde açan bir çiçek, Harşit Çayının nazlı sularında akan geçmişimizdir sevgili dostlar.
Bu huzurlu liman gönül dünyamda “Yol ver dağlar ben sılama varayım” türküsünde demlenen bir yürek atışıdır.
Eskişehir’de gündelik yaşamın yoğun iş temposu içinde kendimi kaybedip Gümüşhane’nin o büyülü atmosferinde bulurum. Gönlümün sakin limanıdır Gümüşhane.
Anadolu’muzun beyaz elbisesini giydiği bir dönemde yol arkadaşım oğlum Enes ile birlikte o büyülü atmosfere yolumuz düştü.
Zigana dağının yol kıvrımlarından Gümüşhane’ye doğru yol alırken oranlık alandaki kar manzaraları muhteşemdi.
Torul - Gümüşhane arasında ki bölünmüş yol ve tünel çalışmaları tüm hızıyla devam ederken beyaz gelinliği ile bizleri karşılayan memleketimize sağ salim ulaşmanın sevincini yaşadık.
Havasının soğuk fakat halkının sıcak gönlünde çok güzel günler geçirdik. Özellikle güzel köyüm Dörtkonakta, Demirel ailesinden bir hafta içerisinde iki komşumuzu ebediyete uğurlamak bizlere de nasip oldu.
Eş dost ve taziye ziyaretleri ile sevinci ve hüznü bir arada yaşadık…
Bu düşünceler eşliğinde gençlik yıllarımızın geçtiği bu topraklara vefa borcumuz var. Gittiğimiz her yere Gümüşhaneliliğimize götürüyoruz. Büyüklerimizden bizlere bakiye kalan bu kutsal mirası, övünç madalyası olarak boynumuzda taşımak hepimizin ortak gayesidir.
Bugünümüzü ve geleceğimizi kucaklayan, yürüdüğü yolun hakkını veren, gönlü zengin olanlar bir büyük aşka ulaşır ki işte o aşkın adı memleket aşkıdır.
Bendeki  karşılığının doğduğum şehir Gümüşhane ve yaşadığım şehir   Eskişehir olduğu gerçeğini sizlerle paylaşarak….




Gönderen M Yücel ERGİN, Cuma, 10 Şubat 2012 00:02, Yorumlar(0), Hepsini Oku
ELİMİZDEN KAYIP GİDEN YILLAR

  Sadece 2011 değil elimizden kayıp giden. Nelerimizi kaybetmiyoruz ki. Bizi biz yapan Geleneklerimiz, göreneklerimiz her yıl irtifa kaybediyor.  Güvensizlik sorumsuzluk ve vurdumduymazlık illeti sarmış dört bir yanımızı.
  “Bana ne”  “hiçbir şey olmaz” gibi beylik cümleler gündelik yaşantımızın bir parçası olmuş. Caddede sokakta yere düşen bir hastaya, yaşlıya dönüp bakan yok. Biz millet olarak böyle değildik.
  Türk gençliği televizyonlardaki puslu vadilerin arka sokaklarında çekilen dizi furyasından kendine bir rol kapma hevesinde uçuruma doğru sürüklenirken ne olduğu belirsiz yarışmalarda kılıktan kılığa sokularak puan almaya zorlanıyor.
  Bu günlerde Noel kutlamaları olarak adlandırılan ve şüphesiz Hıristiyan âleminin inancını temsil eden kutlamalarda basit bir taklidin de ötesine giderek, adeta o inanca sahip insanlarla yarışır olduk...
   Gazete manşetlerinde, televizyonlarda, reklam panolarında bu çılgınlık adeta beyinlere işlenmekte; iman, ahlak ve akıl dışı davranışlar ortaya konmaktadır. Haram helale, sevap günaha karıştı ki vay halimize…
   İşte böyle bir atmosferde bir yılı daha geride bırakırken –bana göre en önemli gelişme- 2011 yılı içerisinde “Arap Baharı” olarak adlandırılan ve ülkemizi yakından ilgilendiren ayaklanmalar, işgaller komşumuz Suriye’ye kadar geldi dayandı.
  Yaşadığımız coğrafyada ülkeler değişiyor, Yöneticileri değişiyor sınırlar değişiyor, komşularımız değişiyor ama bir şey değişmiyor. Savaş, kan ve gözyaşı.
  İslam coğrafyasının kan gölü manzarasında bir değişme, bir azalma, bir gerileme var mı?
   Gelir dağılımındaki uçurumu gösteren makas kapanıyor mu yoksa daha fazla açılma eğiliminde mi? Asıla maaş zam oranı ile vekiline yapılan aynı mı?
   İslam coğrafyasındaki işgaller, katliamlar, yer altı ve yer üstü zenginliklerinin sömürülmesi kimin/ kimlerin işi?
  Neden, 2011 sonunda da dünyada Müslüman kanı bu kadar ucuz?
  İşgal edilen İslam ülkeleri, malı talan edilen, namusu çiğnenen, kanı–canı yağmalanan Müslüman olduğu halde hala ne diye Müslümanlar haçlı kuvvetleri ile aynı safta yer alıyor inanılır gibi değil.
  O halde muhabbet fedaileri, diyalog ve hoşgörü ekipleri daha çok terörist imal eden, daha çok katliam ve işgal organize eden haçlı–siyonist dünyada dolaşmalı değil mi? Belki adam olurlar, belki ıslah olur da cana kıymaktan, ırza–namusa musallat olmaktan, talandan ve yağmadan vazgeçerler diye onlara yönelik etkinlikler yapılmalı değil mi?
  Bu nasıl bir diyalog ve hoşgörü projesidir ki, hep mazlumlara,hep mahkumlara, hep hakları gaspedilenlere nasihat ediyor, sabır tavsiye ediyor, hoş görü tavsiye ediyor da, katillere, haydutlara, hırsızlara bir diyeceği yoktur?
  2012 yılında , hem ülkemizde, hem bölgemizde hem de tüm İslam coğrafyasında yaşanan felaketlerin ve sefaletlerin tekrarlanmaması için, küresel güçlerin umutlarının kırılması, planlarının alt–üst olması ortak arzumuz olsun dostlar.
  Netice itibariyle bugün 2011 yılına veda ediyoruz. Ömrü olan, kısmet olduğu kadar yeni günler, yeni yıllar ve yeni şeyler görecektir. Önemli olan geçmiş ve gelecek arasında köprü konumunda olan içinde bulunulan günü ve zamanı iyi değerlendirmektir.
   Bu duygularla 2012 yılının ülkemiz ve tüm insanlık için sağlık, mutluluk ve başarılarla dolsun. Umutlarınız yaşayacaklarınız olsun.
Hüseyin TURHAN




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 02 Ocak 2012 14:36, Yorumlar(0), Hepsini Oku
HOŞ GELDİN 2012

    Acısıyla, tatlısıyla, sevinciyle, hüznüyle, kah ağlattırıp kah güldürmesiyle bir yılı daha geride bıraktık. Kimisi için bir umut, kimisi için sadece kayıp; kimisi için  saç ağarmasıydı, kimisi için takvim yapraklarının tek tek düşmesiydi belkide. Hangisi olursa olsun kocaman bir yıl yaşanmış bitmişti sonuçta. Geride bıraktığımız yıl da, ülkemizde birçok talihsiz olaylar olduğu gibi memleketimizde ve köyümüzde de çok sevdiğimiz insanlarımızı kaybettik. Yaşanan acı olaylar hafızalarda yerini alsa da, yeni doğan hayata gözlerini açan bebekler de bizlere neşe kaynağı oluyor. Demek ki dünyanın döngüsü bu; birilerini kaybederken birileri hayata başlıyor olması.
    Her yeni yıl, yeni umutları da barındırır içinde. Olmasını istediğimiz dileklerimizi içeren cümlelerle kutlarız yeni yıllarını sevdiklerimizin, arkadaşlarımızın dostlarımızın.
Bu kutlamaları 15-20 yıl öncesine kadar, genellikle posta yoluyla yapardık. Ben de günün anlam ve önemini anlatan yeni yıl kartları alıp değer verdiğim tüm akrabalarıma ve arkadaşlarıma postalardım en az 1 hafta öncesinden. Oysa şimdi birçok kişi kutlama işini internet yoluyla yapıyor. Üstelik toptancı bir anlayışla yani tek tek adlara yazmadan. Kimse de yadırgamıyor bunu. Aynı şekilde cevaplıyor onlar da. Ancak arada bir postacıdan gelen birkaç zarf olması da hepimizi sevindirmiyor değil.
      Savaşsız bir dünya
   Gelmekte olan 2012 yılı için bazı dileklerde bulunmak istiyorum. Öncelikle ülkemizde ve dünyada insanlar ölmesin, akan kanlar dursun,  trafik kazaları olmasın, hayatlar solmasın,   Allah  hepimizi doğal afetlerden korusun. Bunun yanı sıra;
     Mutluluk, huzur, sadakat başta olmak üzere, sevgi barış ve hoş görünün hakim olduğu, bol kazançlı,  hastalıkların azalacağı, sağlığın ve sıhhatin fazlaca olacağı, esenlikler ve sevinçlerin getireceği paylaşımlarımızın yılı olsun 2012.  
Son olarak,2011 yılını uğurlayıp 2012 yılına da merhaba derken,
Bedenlerimiz sıhhatli,
Ömürlerimiz bereketli,
Hanelerimiz saadetle dolsun…
Gelecek günlerimiz, aylarımız, yıllarımız hayırlı olsun…


Hakime Turhan ZAL
Ankara  2012




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 02 Ocak 2012 14:35, Yorumlar(0), Hepsini Oku
ŞEKERİN İSTİKBALİ İÇİMİ ACITIYOR

   Hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Bazen insan sağlığını riske atan üç beyaz dan birisi olsa da yaşantımızın ayrılmaz bir parçası. Onsuz hiçbir şeyin tadı yok. Başta temel içeceklerimizden Çay olmak üzere tatlılar “o “ olmadan bir anlam ifade etmiyor.
Evet “şeker” ’den bahsettiğimi anladınız. Sofralarımıza gelinceye kadar hangi aşamalardan geçtiğini içimizden kaç kişi biliyor. Eğer yaşadığımız ilde fabrikası yoksa nerden bilebiliriz ki.
Senelik izinde olunca zamanı da değerlendirmek açısından 1933 yılında ülkemizin kurucusu Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Eskişehir’de açılışını yaptığı “Kazım Taşkent Şeker Fabrikası”nı ziyarete gittim.
1999 yılından beri Fabrikanın değişik kademelerinde görev yaptıktan sonra 2010 yılından itibaren “Şeker Sanayii İşçileri Sendikası iş yeri baş temsilciliği” görevini yürüten hemşerim-köylüm Osman Nebioğlu ile birlikte fabrikayı bir baştan bir başa gezdik. Pancar olarak tesise giren ürünün 36 saat sonra toz şeker olarak çıkış aşamalarını gördük.
Tamamen Türk mühendis ve işçilerinin kurmuş olduğu bu muhteşem tesis ülkemizdeki sayılı birkaç fabrika arasında. Bin kişiye yakın vatandaşımız geçimini buradan sağlıyor.
En kapsamlı şeker üretim tesisi olarak kurulan Eskişehir Şeker Fabrikası bünyesinde diğer fabrikalarda bulunmayan Şeker makine fabrikası ile Alkol fabrikası da tesisin diğer üniteleri.
Üretim aşamalarında kullanılan Elektrik enerjisi yine bu fabrikadan elde ediliyor.
Bu günlerde kampanya dönemi olduğu için fabrika tam kapasite çalışıyor. Bu dönemde yaklaşık “850 bin ton pancar” işlenerek bundan “115 bin ton şeker “ elde edilecek.
Tesisin ilk girişinde pancar yüklü kamyonlar yüklerini boşaltırken geniş alanda biriktirilen kocaman pancar stokları şeker olmak için sıralarını beklemekte.
Eskişehir’de yetiştirilen pancarın dışında ayrıca Bilecik, Bursa, Balıkesir Susurluk yöresinden getirilen pancarlar bu yıl fabrikada işleniyor.
Çağın teknolojisiyle donatılan Eskişehir Şeker fabrikası ülkemizin ekonomisine büyük katkı sağlamakta.  Ekonomi biliminin esası olan “üretim” işte bu tesislerde gerçekleşiyor. Bir ülkede üretim olmadan kalkınmanın mümkün olmayacağı iktisadın temel kuralıdır.
Osman beyle birlikte fabrikayı gezerken bazı çalışanların gözü televizyon ekranlarındaydı. Hayırdır önemli bir haber mi var? diye sorunca aldığım cevap beni şaşkına çevirdi.
Meğerse o gün Elazığ, Malatya, Erzincan, Kastamonu, Çorum, Yozgat illerimizde bulunan Şeker Fabrikalarının özelleştirme ihalesi varmış. B
u ihalede televizyonlardan canlı olarak yayınlanmakta.
İleriki zamanlarda Eskişehir’deki bu muhteşem tesisin de aynı kaderi yaşayacağını öğrenince üzüldüm. Zarar eden bir kurum olsa bunu anlarım ancak milyarlarca karı olan fabrikalar niçin ve neden satılıyor, özelleştiriliyor -bir iktisat fakültesi mezunu olarak- bunu hala anlamış değilim sevgili dostlar.
Eğer satılacak bir şey varsa oda fabrika değil üretilen şeker satılmalı. Bana göre fabrikanın kapasite artırımı yapılarak üretilen şeker dış piyasaya satılarak daha çok gelir elde edilemez mi ?
Yapay tatlandırıcıların son zamanlarda hayatımıza yoğun olarak girdiği bir dönemde bu tesislerin elimizden çıkıp küresel sermayelerin eline geçmesi  ile birlikte gelecek nesiller için ciddi bir sorun olmayacağının garantisini kim verebilir sevgili dostlar.
Sonuç olarak bu özelleştirme ihalesi o gün gezimize tuz biber olurken 1933 yılında ülkemizin kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Eskişehir Şeker Fabrikasını ilk girişine yazılı şu anlamlı sözleriyle bu yazıyı bitirelim.”Türkiye Cumhuriyeti Böyle Sanayi Müesseseleri ile Zenginleştirenlere Güzelleştirenlere Minnet”
Göre’ne…Köre’ ne




Gönderen M Yücel ERGİN, Cuma, 02 Aralık 2011 09:49, Yorumlar(0), Hepsini Oku
BİZ KURBANIMIZI BAYRAM GELMEDEN KESTİK !

   Dini bayramlarımızdan olan Kurban Bayramını da geride bıraktık. Özellikle Van depremi ve öncesinde şehitlerimiz acısını yüreklerimizde yaşayarak ulaştık bayrama.  Vatan için kurban olan Mehmetçiklerimizin manevi huzurunda kestik kurbanlarımızı. Bir hafta önce televizyonlarda şehit haberlerini dinlerken bir şehit annesinin "Biz kurbanımızı bayram gelmeden kestik"  sözlerini işitince gönül dünyam alabora oldu. Yazımın başlığına bu cümleyi aldım.

Bu annenin ve diğer şehit analarının gönül yakan feryatları altında girdik bayrama sevgili dostlar.


    "Bayram gelmiş neyime. Kan damlar yüreğime"
mısraları sanki bu günler için yazılmış değilmi.

   Bu kanın nerede ve ne zaman duracağı ise bilinmiyor. Öyle bir çıkmaza girmişsiz ki çık çıkabilirsen. Daha kaç annenin gözyaşları sel olup akacak bilmiyoruz. Bildiğimiz bir gerçek var oda her karışı şehit kanıyla yoğrulan ve yoğrulmaya devam eden kutsal vatanımız için askere gönderdiğimiz kınalı kuzularımız Ahmetler, Mehmetler, Hasanlar, Hüseyinler bu topraklara kurban olmakta...


    Kurban Bayramını Eskişehir ilimizin Sarıcakaya İlçesinde geçirdik. Geçtiğimiz bayramda Gümüşhane'de olunca bu defa tercihimiz Sarıcakaya oldu.


   Arefe gününden bir gün önce büyük oğlum Enes'in aniden "apandist" ameliyatı olması bayram planımızı alt üst edecek derken Eskişehir Devlet Hastanesinin başarılı cerrahlarından Selçuk Özer beyin ve ekibinin mesleki tecrübesi bizi rahatlattı. Bir gece hastanede kaldıktan sonra Arefe günü öğlen saatlerinde İzmir'den gelen yakınlarımızla birlikte Sarıcakaya'ya gittik.


   Bayram namazı sonrası hoca efendinin hutbenin sonunda okuduğu
"Ömrünüz Kurban Ahiretiniz Bayram olsun." Cümlesi ve dileği bayramın özeti gibiydi. Daha bayram başlamadan bu sözleri duymak farklı bir anlam yükledi bayrama.

   Bu anlamlı cümle aslında yaşadığımız hayatın da gayesi sevgili dostlar. Er yada geç ölüm denilen mutlak gerçekle yüzleşip ebedi aleme mutlaka gideceğiz. Bundan kaçış yok. O halde ahiret yurdumuzun bayram olabilmesi dünyadaki davranışlarımıza bağlı. Burada ne ekersek ahrette onu biçeceğiz. Dolayısıyla bizlere yüce Mevla tarafından bahşedilen
"ömür"  denilen en büyük sermayeyi rabbimizin isteği doğrultusunda iyi kullanmak durumundayız.

   Bayrama dönersek; Eskişehir'in Çukurovası niteliğinde bir iklime sahip olan Sarıcakaya'da bayram günleri güzeldi. Eş dost ziyaretlerinin yanı sıra kesilen kurban etinden yapılan kavurmalar sofralarımızın bereketlenmesine sebep olurken dayanışma ve yardımlaşma olgusunun doya doya yaşandığı bir beldeden bayramın son günü ayrılıyor, gündelik hayatın yoğun iş temposuna kaldığımız yerden devam etmek üzere Eskişehir'e ailemizle birlikte geri dönüyoruz.




Gönderen M Yücel ERGİN, Cuma, 11 Kasım 2011 13:26, Yorumlar(0), Hepsini Oku
GEÇMİŞTEN GÜNÜMÜZE YAYLA ŞENLİĞİ

Yıllar önceydi. Dönemin Dörtkonak Köyü Yardımlaşma ve Dayanışma Dernek Başkanı Metin Balkı Beyin gayreti köylülerimizin istek ve arzusu ile Eski yayla mevkisine yayla şenliği yapalım düşüncesi geri dönülmez bir sevda oldu yüreğimizde.


Biz bu işi başarır mıyız? Evet başarırız. Toplu cevabı yankılandı Miyestir’in (köyde bir yer adı) yamaçlarında.


Temmuz ayının ilk haftası şenlik yapalım kararında birleşti düşüncelerimiz. Eski yayla mevkisinde hummalı bir çalışmanın ilk adımları atıldı.


Araçların yaylaya ulaşması için öncelikle sağlıklı bir yola ihtiyaç vardı. Birlikte görev yaptığımız dönemin Köy Hizmetleri İl Müdürümüz merhum Ruhi Özçilingir’in direktifleriyle yol sorununu el birliği ile kısa sürede çözdük.


Artık eski yaylaya ulaşımın önündeki engeller ortadan kalktı. Zaten yol demek medeniyet demek değil mi sevgili dostlar.


Şenlik alanı için çadır branda,masa sandalye gibi araç gereçleri dönemin Belediye Başkanı Naim Ağaç beyden almak için gittiğimizde bize  yardımcı olmuştu. Hatta aracı olmayanların şenliğe katılabilmeleri için belediyeye ait bir adet otobüs tahsis etmişti.


Birincisini düzenleyeceğimiz yayla şenliği için hazırlıklar tamamlanmış bir hafta öncesinden yaylacılara misafirlere ikram etmek için yöresel yiyeceklerden olan (Kavu dolması,yayla golodu,gözleme v.b.) yapmaları için siparişler verilmişti.


Günler yaklaştıkça içimizdeki heyecan artmıştı. Bu düşünce sarmalında şenlik günü gelip çatmıştı.


Dernek yönetimi programın sunuculuğunu Ayşegül Hanım ile birlikte bana vermişti. Bizlerde yayla şenliğine gelen misafirlerimizin hoşça vakit geçirmeleri için güzel bir program hazırladık. Öylede oldu.


İlk şenliğe katılım beklentilerimizin üstünde oldu. Elektrik olmayınca ses sistemlerini Tedaştan aldığımız jeneratörle yapmıştık.


Eski Tarım ve Köy İşleri Bakanımız merhum Turgut Yücel beyde ilk şenliğimize katılıp selamlama konuşması yapmıştı.


Dönemim Gümüşhane valisi Sayın Mustafa Çetin Bey ve protokol üyeleride bizimle beraberdi. Eski yayla tarihi bir güne ev sahipliği yapıyordu.


İlk şenlikte derneğe gelir getirmesi için yapılan yarışmalar, çekilişler ve dağıtılan hediyeler coşkuyu artırmıştı. Köyümüzün saz ve söz üstadları yaklaşık 2000 rakımlı eski yayla mevkisinde katılımcılara unutulmaz müzik ziyafeti çekmişti.


Çağlayan Turhan Bey şenlikte yaptığı konuşmada  “Benim için bu şenlik bir rüyaydı. Şimdi bu rüyamın gerçekleşmiş olmasından çok mutluyum” cümlesini dün gibi hatırlıyorum.


Bilal Demirel beyin yayıkta ayran yapıp misafirlere ikramı unutulurmu. Gümüşhane’de büyük ilgi uyandıran Dörtkonak Köyü yayla şenliğinin daha düzenli ve derli toplu bir mekânda yapılması ihtiyaç haline gelmişti.
Şenlik alanına misafirlerin rahat edebilmeleri için bina yapılması gündeme geldi.


İkinci yayla şenliğine şenlik binasını yetiştirelim diye söz birliği yapıldı. İhtiyaç olan bütün malzemeler alınarak inşaata başlandı.


Yine dönemin dernek başkanı Metin Balkı beyin gayretleri ile çalışmalar büyük bir hızla devam ediyordu.


Bizimle birlikte köyümüzün inşaat ustalarından merhum Ömer CAN ile merhum Fahri Demirel binanın yapımında emek veren büyüklerimizden bazılarıydı.


Merhum Ömer CAN binanın taş duvarlarını örerken “Gençler yıllar sonra bu duvarları Ömer CAN amcanız yapmıştı der, beni hatırlarsınız” sözleri hala kulaklarımda.


Akşam iş çıkışı dernek yönetiminden Metin Balkı, Osman Nuri Turhan, Özcan Çetin, ve ismini hatırlayamadığım diğer köylülerim eski yaylaya giderek gecenin geç vakitlerine kadar araçların farları ile etrafı aydınlatarak çalıştıklarını herkes bilir.


Şenlik binası bitince elektrik enerjisi için Tedaşın kapısını çaldık. Dönemin Tedaş İl Müdürü ağabeyimiz İrfan Ataman beyin desteği ile kısa sürede elektrik enerjisi çekildi şenlik alanına. Büyük bir eksiklik böylece giderilmiş oldu.


İkinci yayla şenliği daha iyi şartlarda yapılmıştı. Sanatçılar ve Erzurumlu ozanlar ayrı bir renk katmıştı şenliğimize. Katılım artmış Gümüşhane merkez ve ilçelerden, komşu köylerden çok sayıda misafirlerimiz şenliğimize teşrif etmişlerdi.


Geleneksel hale gelen yayla şenliğimiz kurumsal bir yapıya kavuştu. Yayla şenliği ile uzun süre birbirini görmeyen dostların sohbet ettikleri el ele tutuşup halaylar çektikleri şenlik günü adeta bayram gününe dönüştü.


Gümüşhaneden aldığım izlenimlere göre 10 Temmuz 2011 tarihinde yapılan yayla şenliği de bu anlamda bayram havasında geçmiş. Mehmet Yücel Ergin’in siteye eklediği videoları izleyince bu satırları yazmanın sorumluluğunda hissettim kendimi.


Çalışmalarını yakından takip ettiğim ve önemsediğim başta dernek başkanı Turgay Ergin Bey olmak üzere emek veren diğer isimsiz kahramanlara gösterdikleri bu başarıdan dolayı şükranlarımı sunuyorum. Geçmişten günümüze yayla şenliklerini bizlere hatırlatıp ve yaşattıkları için…


Eskişehir’den selamlar...


Hüseyin TURHAN - Eskişehir




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 13 Temmuz 2011 23:27, Yorumlar(0), Hepsini Oku
TAŞ ATANA EKMEK ATMAK


10 Nisan Polis Günü nedeni ile;

    Her yıl olduğu gibi Polis teşkilatımızın kuruluşunun 166. yıl dönümü 10 Nisan 2011 günü kutlanacak. Dolayısı ile 10 Nisan günü'nü içine alan haftada polis haftası olarak çeşitli etkinliklere yer verilerek değerlendirilecek.

    Polis günü kutlamalarının bir bayram havası içerisinde geçmesi en büyük temennimizdir. Bu temennimizi gönlümüzdeki burukluk ve üzüntümüz içinde söylediğimi de kaydetmeliyim. Günlüm buruk, sözde milletvekili bir kadın polisimizi tokatlaması, üzgünüm: bu olay bir kınama ile geçiştirildiği için.

     Keza üzgünüm, “sivil itaatsızlık” adı altında ve özellikle pkk yandaşlarının sokak hareketlerinde çocuklarla birlikte yetişkinlerinde polisimize Molotof kokteyli ve taşlı sopalı saldırmalarına ne demiş atalarımız “taş atana sen ekmek at” iyi güzelde bu bir kez olsa tamam da sürekli devam ederse nereye kadar. Özetle Allah polisimize sabır ve metanet versin.

    Sabır ve Metaneti gösteren Başkomiser Murat Çetineri doğuran annenin mübarek ellerinden öpüyorum. Yiğit Muradım, iyiki karşılık vermedin. Aksi bir hareket yapsa idin belki de hükümet düşüverirdi.

    Peki, hükümet ne yaptı. MV(!) Sabahat Tuncel'i hala meclis çatısı altında barındırmaya devam ediyor. Bu kadın hakkında acilen bir istiklal mahkemesi kurulup yargılanması gerekmez mi? Çıkarılacak özel bir yasayla bu anlayışta olanların meclise girmeleri engellenmelidir. İsimleri sizlerce de bilinen pkk yandaşı vekillerin hepsinin arkasında sepetle yumurta vardır.(Zanlı). Halkı yıldıran bu terörist anlayışlı siyaset bezirganları cazgırlıkları ile halkı korkutup yine bağımsız seçilerek meclise girmenin peşinde oldukları herkes tarafından bilinmelidir. Bağımsız seçilene de bir baraj yada sınırlandırma getirmenin bence tam zamanı. Aksi taktir de polisin tokatlandığı bir yerde sıranın Valilere de geleceği unutulmamalıdır.

    Her ne ise en iyisini büyüklerimiz bilip deyip geçelim.

    Polisin çalışkanlığı, iş bitiriciliği yasalar çerçevesinde görevini tam anlamı ile yaptığı gözle görünür gerçeklerdendir.

    Ne yapıyor polis? Diğer güvenlik güçlerimiz gibi canımızı, malımızı, namusumuzu koruyor. Bunu yaparken de yukarıda değindiğimiz gibi kendisine taşla, sopayla saldıranlara bazen biber gazı sıkıyor ama çoğu kez özellikle çocuklara ekmek veriyor. Gül atıyor.

    Niçin ekmek veriyor ya da gül atıyor? İnsanlıktan çıkanlara, insanlığı unutanlara, insanlığın ne demek olduğunu anlatmak için.

    Kimsenin kimseye tahammül edemediği bir zaman da yaşıyor insanlar.

    Taşın ekmekle karşılık bulması, taş atanı gaflet uykusundan kurtarabilir belki diye polisimiz bu yöntemi sabırla metanetle yapıyor.

    Sonuç olarak aralarında yeğenim Fırat SADIK'ın da bulunduğu polisimizin 10 Nisan Polis Gününü yürekten kutluyor huzurlu ve mutlu günler diliyorum.


Yusuf SADIK




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 11 Nisan 2011 21:42, Yorumlar(0), Hepsini Oku
HAYAT VE DOĞRU SEÇİM


Her şey boş her şey yalan,
Varmı söyle dünyada
Ebedi baki kalan,

Ömür dediğin nedir,
Dalda bir kuru yaprak,
Bin senede yaşasan,
Son durak kara toprak…

Böyle bir şiirle başlamak hiç istemezdim ancak son bir ay içinde çok sevdiğim köyüm Dörtkonak’tan ebedi aleme gönderdiğimiz yakın dostlarım ve ağabeylerim olan değerli öğretmenlerimiz Lütfü Demirel,Sait Ulutaş ve Şahin Ulutaş ve dahi nice merhum ve merhumeler için bu sayıda ölüm ve hayat eksenli bir yazıyı sizlerle paylaşmak istedim.

Yazımın başlığına aldığım şiir aslında her şeyi özetliyor ama fani olan bu dünyadan ebedi âleme göçmeden şerefle bitirilmesi gereken bir ömür ve yapılması gereken önemli görevlerimiz var sevgili dostlar.

Hayatı nefes alıp vermek-yemek içmek, gezmek-eğlenmek vb. ihtiyaçlardan oluşan bir zaman dilimi olarak görmek herhalde gafletin en ileri derecesi olsa gerek. Halbuki, hayat, insana verilmiş en büyük nimet ve en büyük fırsattır.

Fırsatlar iyi değerlendirildiklerinde bir anlam ve değer kazanırlar. Fırsatın bir diğer özelliğide heba edildiğinde büyük hüsranlara de gebedir.

İşte hayat,heba edilemeyecek,es geçilemeyecek kadar önemli.Ayrıca sınırlıda….Yani bir sonu var.

Bu pencereden baktığımızda, insanı mükemmel yapacak güzellikler ve imkânlar manzumesidir hayat. Bazı özel insanlar seçilmiş olmaları münasebetiyle bu güzellikleri bir elbise gibi giyerler. Aslına bakılırsa başka seçenekleri de yoktur, adeta iradesizdirler, Mutlak İrade öyle istemiştir, öyle tecelli eder ve onlar tarihe “kâmil insan” olarak geçerler.

Birde seçme durumunda olanlar var. Yani çoğunluğu teşkil edenler… Onlar en önemli fırsatta yani hayatta önlerine sunulan güzellikleri seçerek olgunlaşmak iyileşmek durumunda olanlardır.

Yada tersi olabilir. Yanlış seçimler kötü tercihler neticesinde hüsranla sonuçlanan bir hayat…

Kısaca neyi seçtiğimiz, kimi seçtiğimiz başta bizi ve çeşitli bağlarla bağlandığımız çevremizi hatta geniş kitleleri direkt yada endirekt etkiler. Bazen, bu etki çok büyük boyutlarda olabilir. Çünkü insan taşıdığı “yük” itibariyle yaratılmış en önemli varlıktır.

Özetlersek hayata doğu yerden bakmak ve öyle yaşamak idrak seviyesini artırır. İdrak doğru seçimleri beraberinde getirir. Doğru seçimler mutluluk getirir. Ve tabii ki ebedi mutluluğu.

Her şey ebedi olana hazırlıktan ibarettir. Ebedi olansa hiç bitmeyecektir.

Allah bizi hep doğruyu seçenlerden eylesin…

Eskişehir’den baki selamlar….

Hüseyin TURHAN






Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 11 Nisan 2011 21:42, Yorumlar(0), Hepsini Oku
16 Sayfalar 1 2 3 4 5 ... Son »


MKPNews ©2003-2008 mkportal.it
 

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it