DÖRTKONAK KÖYÜNÜN İLK,TEK, DOĞRU, DÜRÜST, TARAFSIZ VE GÜMÜŞHANE'NİN EN BÜYÜK KÖY SİTESİ - Haberler - AYIN KONUSU

Son mesaj - Gönderen: M Yücel ERGİN - Cuma, 04 May 2012 12:23
"Düşmanın yoksa, Hayatta hiç başarılı olamadın demektir.."
Haberler

Haberler->AYIN KONUSU   
UMRE SEVGİNİN KALPLERDE YAŞATILMASI

   Yüce dinimizin büyük değer verdiği, İslam’ın sembolü durumunda bulunan, Kâbe-i şerif başta olmak üzere birçok kıymetli, değerli ve hürmete layık mekânın bulunduğu Mekke ve Medine şehirlerine kutsal topraklar yolculuğun adına umre denir.
    Her Müslüman’ın gönlünde bu beldeler ve mekânları ziyaret etmek, buralar da ibadet ve dua etmek arzu ve isteği vardır. Hatta ve hatta bir kere ziyaret edenler, bir daha bir daha ziyaret etmek ister ve imkân ve fırsat bulanlar da bu arzu ve isteklerini defalarca gerçekleştirirler. Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki; Allah’ım! Muhakkak ki, İbrahim Mekke’yi hürmetli kılarak onu harem bölgesi yaptı.  Her peygamberin bir haremi vardır, benim haremim de Medine’dir. Onu senin verdiğin değerlerle hürmetli kılıyorum...” ( Müslim, Hac, 78),;”  (İbn Hanbel, Müsned, I/318).
     Bu Hadis-i şerifinde anlaşılacağı gibi, Mekke ve Medine şehirleri Peygamberlerin isteği ve Yüce Allah’ın (cc) emri ile kutsal ve hürmetli kılınmıştır.Bu kutsal mekânlara iki amaçla gidilir. Birincisi Hac, ikincisi de Umre ibadetlerini gerçekleştirmek için. Her iki ibadette Yüce Allah’ın rızacı için ve Yüce Allah’a (cc) yaklaşmak, manevi derinliklere ulaşmak için yapılır.
  Umre, kelimenin kök anlamının da ifade ettiği gibi “hayatı imar etmek” için gönüllülük esası üzerine îfâ edilen bir ibadettir. Her ibadetin, bir emirle yapılanı, bir de gönüllü olarak yapılanı vardır. İşte gönülle yapılanı umre diyoruz.Umre bir nevi şahsın mubarek sayılan o tapraklara sevgi ve özleminin bir tezahurudur. Kendine münhasır, sadece kendi kendisiyle kıyaslanan özel bir ibadettir. Allah Rasulü’nün Hudeybiye barışıyla sonuçlanan yarım kalmış umresi ve bir yıl sonraki kaza umresi de, umrenin çok özel yapısını gösterir.Umre, müminin içinde bir aşk ateşini yakma merasimidir. Bu ateş yandığı zaman, artık ok yaydan çıkmıştır. Sıla ve gurbet yer değiştirir. Nasılki kur’anı okudukça okuyası geliyorsa müslümanın . Nasıl ki Kur’an her okuyuşta yepyeni manalar fısıldarsa, Beytullah’ı her yeni ziyaret de, bambaşka âlemler açar. Sevginize doyumsuz sevda kapıları açılır.Adeta, bir defalık umre ile şu mesaj verilir.“Bir kez gel de, ondan sonra duramazsın,doyamazsın yine geleceksin!”
   Nasıl gelmeyeceksin ki? Kâbe, aşkın kübik halidir. Kalbi temsil eder. Bedende kalp ne ise, yeryüzünde, belki kainatta Kâbe odur.Tabi ki bu yorum, âşığın yorumudur. Kâbe’nin etrafında sütunları ve kubbeleri sayanların anlayacağı bir şey değildir. O öğle bir sevgiki buluştukça sizi yeniler.Peygamber Efendimiz (sav) buyuruyorlar ki;” Umre ibadeti, bir sonraki umre ye kadar işlenecek olan günahlara kefarettir.” Buhari, hac.
Gönlü aşk dolu bir bedenin hayatda kalmasının,ayakta durabilmesinin iki ayağı Mekke’de Kabe,Medine sevgililer sevgilisini Hz Muhammed (s.a.v)mi ziyaretidir.
Peygamber Efendimiz (sav) hadis-i şeriflerinde buyuruyorlar ki; ”Kim, vefatımdan sonra benim kabrimi ziyaret ederse, beni hayatta iken ziyaret etmiş gibi olur. Kabrimi ziyaret edene şefaatim vacip olur.”  Bu hadis-i şerif müminler için çok kutlu bir müjdedir. Bu müjdeye erişebilmek için müminler akın akın Medine’ye, Mescid-i Nebevi’ye, nurun merkezine gitmektedirler.
   Medine-i Münevvere, İslam nurunun yeryüzüne yayıldığı Peygamber şehridir. Her karışı, İslam’ın aydınlığını insanlığa ulaştıran Allah Rasûlünün ve Sahabenin hatıralarıyla doludur.Şöye  gönül gözümüzden film gibi bir geçiş yaptığımızda   
   İslam’ın güzelliğini insanlara ulaştırabilmek için Peygamber Efendimiz (sav) buraya hicret etmiş, İslâm devleti burada kurulmuş, İslâm’ın mesajı insanlığa buradan ulaşmıştır. Rasulüllah (sav) İslâm’ı tebliğ görevini tamamladıktan sonra burada vefat etmiş ve buraya defnedilmiştir. Böylece Medine, Allah’ın en sevgili kulunu ve insanlığın gelmiş geçmiş en büyük önderini bağrında taşıma şerefini elde etmiştir. Başlangıçta belirttiğimiz gibi, Medine Efendimiz (sav) in haremidir.
   İnsanlık tarihinin en güzel, en mutlu, en adil, en hakkaniyetli örnek ve model toplumu, Peygamber Efendimizin terbiyesinde bu şehirde oluşturulmuştur.
  Medine-i Münevvere İslâm kahramanlarının gelip geçtiği ve pek çoğunun bağrında yattığı kutsal şehirdir. Bu sebeple büyük bir engel olmadığı sürece hacıların ve umrecilerin Medine’ye giderek Hz. Peygamberin kabrini ziyaret etmeleri ve mescidinde namaz kılmaları büyük önem taşır.
Bu doyumsuz sevginin kalplerde yaşatılması mübarek toprakları ziyaret etmek demek, şanlı İslâm tarihini ulvi duygularla ve hissederek yaşamak ve onu sineye çekmektir. Kalplerdeki imana güç katmak, günah kirlerinden arınmak, hayra doğru hızlı adımlarla koşmaktır.Efendimiz (sav) in cennet bahçesi dediği, mescidinde cennet kokuları almak ve  hayata yeniden doğmaktır. Dünya ve içindekilerden uzaklaşarak, manevi zirveye ulaşmaktır.
   Yüce Mevla’nın bize, taklidi değil, tahkiki, anadan babadan görme değil, düşünceden doğma bir imanı nasip etmesini dileyelim. Yüce Allah (cc) kutsal toprakları ziyaret etmeyi, Mekke ve Medine’de doya doya ibadet ve ziyaret yapmayı cümlemize nasip etsin. (amin)
Selam ve dua ile.



Din Gönüllüsü
Gençağa EREN
 2012-02-13




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazartesi, 13 Şubat 2012 13:31, Yorumlar(0), Hepsini Oku
YAZ KUR’AN KURSLARININ ÖNEMİ


    Değerli Anne ve Babalar
     Her yaz döneminde, çocuklarımızın din eğitimine katkı sağlamak amacıyla düzenlediğimiz yaz kurslarında Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretilmektedir. Gerek çocuklarımızın kendisiyle ve toplumla barışık iyi birer insan olarak yetişmesi, gerek toplumsal birlik ve beraberliğimiz, barış ve huzurumuz açısından din konusunda doğru ve sağlıklı bilgi edinmek, gereken yaşta din eğitimi almak, din eğitimini yeterli düzeyde, sağlıklı bir yöntemle ve içerikte verebilmek fevkalâde önemlidir.
    Yaz tatiline girdiğimiz şu günlerde,ailelere önemli bir sorumluluk düşmektedir.O da yarınların aile yuvalarını kuracak çocuklarının maddî ve manevî eğitimlerini,okul döneminde elde ettikleri eğitim çizgisini devam ettirmeleri,onların bedenî ve ruhî ihtiyaçlarını gidermeleridir. Her şeyin maddi değerlerle ölçüldüğü, ahlâk, iffet, samimiyet, doğruluk gibi mefhumların yıpranmaya yüz tuttuğu günümüzde, bu kurslar daha bir önem kazanmaktadır.Bu kurslarda çocuklarımız, Rabbimizin bizlere en büyük hediyesi olan Kur’an-ı Kerim’le kucaklaşmakta, onun sevgi pınarına dalmaktadırlar. Kur’an, onların ruh dokusudur. Ona bağlı oldukları müddetçe gönülleri huzurla dolacak, kişilikleri onun ikliminde neşvü nema (gelişme) bulacaktır. Bunun için çocuklarımıza vereceğimiz en büyük hediye, onların gönüllerini Kur’an ışığıyla aydınlatmak olacaktır.Çocuklarımız büyük bir heyecanla geldikleri bu kurslarda edindikleri kanaatlerini bir ömür boyu unutmayacaklardır. İnsanın çocukluğunda aldığı eğitimin, hayatı boyunca onda derin etkiler bıraktığı eskiden beri bilinmekte ve ifade edilmektedir. Çocuklarımıza, kitabların en yücesi Kur’an-ı Kerim’i öğretip, prensipleriyle yetiştirmek bizlere Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak, dünya ve ahirette büyük ikramların kapılarını açacaktır. Bu dönemde anne baba ve din görevlisinden, gördüğü tavırlar, ezberlediği namaz duaları, İslâmî prensipler, Sevgili Peygamberimizin hayatından kesitler ve onun güzel sözlerinden örnekler hatırlarda kalacaktır. Kur’an terbiyesi ile büyümüş evlatların anne ve babaları, cennette herkesi imrendirecek, anne ve babalarını taçlarla taltif edilmelerine vesile olacaklardır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz: "Kim Kur’an’ı okur ve onunla gereği gibi amel ederse, kıyamet günü anne ve babasına ışığı güneş aydınlığından daha parlak bir taç giydirilir ve yine onun anne ve babasına değeri dünyalara değişilmez iki elbise giydirilir. Onlar: Bunlar bize niçin giydirildi? diye sorduklarında; kendilerine: Çocuğunuzun Kur’an öğrenmesinden dolayı diye cevap verilir.”1 buyurmaktadır.Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), "Sizin hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir"2 (buyurarak, Kur'an'ı öğrenen ve öğretenlere dikkat çekmiştir.Bir başka mubarek sözlerindede çok güzel bir benzetme ile ,"Kur’an’ı öğrenip okuyan ve gereği gibi amel eden kimse, içi misk dolu ve kokusu her yere yayılan bir kaba benzer”3 buyurmaktadır.Onlara bu dönemde sizlerin ve bizlerin göstereceği bir tebessüm, ilgi ve hediyeler dine bağlılıklarını artıracaktır. Çocuklarımıza sergilenecek yanlış tavırlar ise onların dinimize bağlılıklarını zedeleyecektir. Bu konuda sorumluluk içerisinde olacağımızı unutmamalıyız.Bu çerçeveden bakıldığında yaz kursları, çocuğun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedef alan bilgi edinme dönemidir Çocukların
Milletimiz, asırlardır Kur’an-ı Kerîm’e derin bir muhabbet beslemiş, ona duyulan aşk, büyük bir sevgi atmosferi oluşturmuştur.Şehit olan Mehmetçiklerimizin ceplerinden çıkan Kur’an da bu milletin İslâm’a olan bağlılığının ve saygısının bir göstergesidir. İstiklal savaşımız bunun sayısız örnekleri ile doludur.
     Anne-baba ve eğitimciler olarak bir çocuğun kaybedilmesini, bütün bir neslin kaybedilmesi olarak düşünmek durumundayız. Dolayısıyla çocuklarımızın Kur'an ikliminden kopmamasına büyük gayret gösterelim. Çocuklarımıza kazandırılacak iyi bir terbiyenin, maddî fedakârlıkla mukayese edilemeyeceğinin bilincinde olarak camilerdeki yaz kurslarına gereken önemi verelim. Aksi davranışlar, sözde disiplini temin etme adına azarlama ve sert tavırlar nedeniyle hocadan, dolayısıyla Kur’an’dan, İslâm’dan ve bu kurstan beklenen tüm güzelliklerden uzaklaşmalar olmaktadır. Söz konusu ölçüsüz davranışlar bazen nefret duygularına temel teşkil etmekte, hayatının daha sonraki safhalarında yolu camilere hiç düşmeyen bireylerin yetişmesine sebep olmaktadır. Bu şekilde bir çok örneğin varlığı da bilinmektedir. Hiçbir Müslüman’ın böyle bir vebali yüklenmek istemeyeceği de açıktır. Aziz milletimiz, Yüce Allah’a ve O’nun kitabına duyduğu engin sevginin bir işareti olarak, çocuklarını yaz kurslarına göndermektedir. Çocuklarının temel dini bilgileri, Kur'an-ı Kerim’i, Allah’a nasıl ibadet edileceğini öğrenmesini arzu etmektedir. Kısa süreli de olsa bu eğitimin neticesinde hayırlı bir evlat beklemektedir[1]selam ve dua ile.


Gençağa EREN


[1] (Ahmet b. Hanbel, Müsned, 3/440)
2 (Buhârî, Fezâilü’l-Kur’an, 15
3 (Tirmizî, Fezâilü’l-Kur’an,




Gönderen M Yücel ERGİN, Cumartesi, 20 Haziran 2009 10:26, Yorumlar(0), Hepsini Oku
MEVLİD KANDİLİNDE; BİR GÜNEŞ DOĞDU

    http://www.dortkonakkoyu.com/images/genc.jpg


     İnsanlık tarihinin en karanlık, en sıkıntılı çağı altıncı ve yedinci asırlardır. İnsanlık gün geçdikçe nefsini neslini geleceğini ve beklentilerini kendi elleriyle uçuruma yuvarlıyordu. Onun bu tehlikeli haline dur diyecek, onu kurtaracak bir el de yoktu. Her geçen gün insanlık âlemi biraz daha felakete sürükleniyordu. Bu iki asırda, insan, yaratanını tamamen unutmuş, kendini de unutmuştu.manen felç olmuştu. Nereden geldiğini, nereye gittiğini,sorumluluğunun ne olduğunu,değerini,değerleri ve akılları hayrette düşüren kâinatın yaratılış sebebini düşünmek bile istemiyordu.
     İnsanlar artık, iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, hak ile batılı ayırt edebilecek kabiliyete de sahip değildi.Gözlerini kör etmişti.Kör gözüyle güneşi inkara kalkışmıştı.Peygamberlerin sözleri çoktan unutulmuş, getirdikleri semâvi kitaplara beşer parmağı karışmış ve ilâhi kelâm olma vasfını tamamen kaybetmişti.İnsanlar, kendi elleri ile yaptığı putlara tapıyor ve onlardan medet umuyorlardı. Halbuki çok iyi biliyorlardı ki, o cansız varlıklardan hiçbir menfaat gelmez, yerlerinden kıpırdayacak güçleride yoktu.Zamanın güç örgütü leş birleşenleri Allahın evini yıkmaya çalışıyordu.Yine bu iki asırda putperestliğin yanında bir kısım insanlar taşlara, ağaçlara, yıldızlara, Ay’a, Güneş’e ve hayvanlara tapıyorlardı.Hasılı Arap Yarımadası’nda zulümler, rezâletler, hurâfeler ayyuka çıkmıştı. Hak, hukuk, adâlet kavramları tarihe karışmış, güçlü zayıfı eziyor, kız çocukları diri diri toprağa gömülüyordu. Bu canavarca yapılan işlerden de pişmanlık duyulacağına bilâkis zevk alınıyordu.
     Hayatın gayesi, yaratılışın mânâsı silinmiş, yok olmuştu. Herşey mânâsız başıboşluk ve hüzün örtülerine bürünmüştü.Ruhlar birşey bekliyor, bir nurun zulmet perdesini yırtmasını içten içe hissediyordu.O vahşet devrinde kâinat ufkundan bir güneş doğdu. Bu güneş âhirzaman Peygamberi Hz. Muhammmed Aleyhissalâtü Vesselam idi. Her taraf zulmet içinde iken Yüce Rabbimiz bizlere acıyarak âlemlere rahmet olarak sevgili Peygamberimizi bu mübarek gecede bizlere gönderdi.
On bir aydan beri hasretini çektiğimiz Rebi’ul-evvel ayına kavuşmuş bulunuyoruz. Rabbimize ne kadar şükretsek yine de azdır.Bu mübarek ayda kavuştuğumuz nimetler o kadar büyüktür, o kadar kıymetlidir ki; başka hiçbir ayda kavuşmuş değiliz bu nimetlere.Bu nurlu ayda âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili Peygamberimiz aleyhisselam dünyamızı ve bütün kâinatı şereflendirdi. Doğudan batıya bütün âlemin nurlara büründüğü, İlâhi değişimin tecelli ettiği o gece neler oldu neler?Evet, bu işaret her türlü küfrün, zulmün, şirkin ve her türlü bâtıl inanç ve âdetlerin parçalanıp yok olması, imanın, nurun ve hidâyetin kâinatı aydınlatması için gönderilmiş bir Peygamber idi.
     Aynı gece Kabe'de tapılmakta olan cansız putların çoğunun başaşağı devrildiği görüldü.
Aynı gece Kisra sarayının beşik gibi sallanıp on dört balkonunun parçalanıp yerlere düştüğü öğrenildi.
Sava'da mukaddes tanınan gölün suyunun çekilip gittiği görüldü.Bin senedir yakılan ve söndürülmeyen mecusi ateşinin sönüverdiği müşahede edildi.Bütün bunlar işaret ve alamettir ki, yeni dünyaya gelen zat ateşe tapmayı, puta tapmayı kaldırıp, Fars saltanatını parçalayarak Allah'ın izni olmadan kutsal tanınan şeylerin kutsallığını ortadan kaldıracaktır.(1)
      İşte bu geceye Veladet-i Nebi gecesi diyor ve onun bütün kalbimizle, ruhumuzla her sene yeniden yâd edip kutluyoruz. Bütün kâinatla bu geceyi karşılayarak onun âleme teşrifine kıyam ediyoruz. Tarihin seyrini, hayatın akışını değiştiren bu eşsiz olay, dünyayı yerinden sarsan değişimlerin en büyüğü idi.İşte insanlığın akıl ve kalbinde düğümlenen "Necisin, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun?" sorularını, düğümlerini çözüp kâinatın Sahibini ilân ve ispat edecek bir zatın teşrifi sadece insanların ruh ve kalbinde değil, diğer varlıklarda, hattâ cansız eşyada bile yansımasını bulacaktı.
     Getirdiği ebedi nura, açtığı saadet caddesine ve sünnet-i seniyyesine yeniden sımsıkı sarılmak ve Mevlid Kandilini vesile ederek ona yeniden biatimizi, bağlılığımızı tazelemek ne yüce bir şeref ve ne büyük bir saadettir.Yüce Rabbim bizleri sevgili Resulünün şefaatine nail eylesin.
Yeryüzündeki bütün Müslümanların, bu nurlu gecenin kıymetini çok iyi anlamaları ve değerlendirmeleri gerekir. Büyüklerimizi ziyaret etmeliyiz, kandillerini tebrik etmeliyiz. Çocuklarımıza bu gecenin önemi anlatılmalı ve sebeb-i hayatımız olan Peygamberimizin aleyhisselam sevgisi aşılanmalıdır.
İman edip onun ümmeti olan, onun sevgisi ile kalbini dolduran bütün müminler faydalanmalıdır. Onun sevgisi can simidi gibidir, tutunan kurtulur.Bu mübarek gecenin hepimize, cümle Müslümanlara ve bütün insanlara hayırlara vesile olmasını temenni ederim…selam ve dua ile .. 


Yaralanılan Kaynaklar:
1-İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:60.
A.g.e, 1:162-163.
Taberî Tarihi, 2:125; İbn-i Sa'd, Tabakat, 1:102.
A.g.e., 1:102.




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazar, 08 Mart 2009 00:04, Yorumlar(0), Hepsini Oku
MEDİNE'YE HİCRET'İ ANLAMAK

http://www.dortkonakkoyu.com/images/genc.jpg


    Hicret, İslâm tarihinin en önemli olayıdır. Hicret, Müslümanları, müşriklerin zulmünden kurtarmış, İslâm'a yayılma imkânı sağlamış, böylece İslâm inkılâbının başlanğıcı olmuştur.  Peyğamber Efendimiz görevinin gereği olarak insanları İslâm'a davetetmeye  başlamıştır.Müslümanların sayısı günden güne artıyor ve İslâmiyet hızla yayılıyordu. Ancak Mekke'de Kureyş kabilesinin ileri gelenleri bundan endişe duyuyor, toplum üzerindeki hâkimiyetlerini kaybedeceklerinden korktukları için O'na engel olmaya çalışıyorlardı. Müslümanlara zulmediyor, akıl almaz işkenceler yapıyorlardı. Müslümanlara karşı takındıkları tavır karşısında, Peyğamber Efendimiz hiçbir zaman yılmadı, İslâm güneşine, başka ufuklar aramayı düşündü.
      Müşriklerin, tahammülü çok ğüç olan bu zulümleri karşısında, Mekke'de Müslümanlar korunamaz hale gemişlerdi. İslâmiyeti kabul edenlerden bir kısmını, gördükleri eziyet yüzünden Peyğamber Efendimiz in bilgisiyle vatanların terk ederek ilk olarak Habeşistan'a hicrete mecbur bırakılmış daha sonrada Medine nin yolları onlara görünmüştü. Müslümanlar gizlice ve küçük gruplar halinde, kısa zamanda, Mekke'den Medine'ye hicret  ettiler. Yanlızca Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali'yi, Hz. Peygamber Mekke'de alıkoymuştu.
      Müşrikler Medine'nin kuvvetli bir İslâm merkezi haline gelmesinin aleyhlerine olacağını anladılar. Konuyu tartışmak ve bir hal çâresi bulmak üzere "Dâru'n - Nedve" denilen yerde toplandılar. Uzun uzun görüştüler ve tartıştılar. Sonunda, Peygamberimiz (s.a.s.)'i öldürmeye karar verdiler. Kendilerince çok gizli olarak aldıkları bu karar ve plânlarından Kur'an-ı Kerimde şöyle bahsedilmektedir; "İnkâr edenler, seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek, ya da sürmek için düzen kuruyorlardı..." 
     Müşriklerin bu korkunç plânlarını Cebrâil (a.s.) Peygamberimiz'e haber verdi: "Bu gece, her zaman yatmakta olduğun yatağında yatmayacaksın, evini terk edeceksin..." dedi. Böylece Hz. Peygamber'e hicret için izin verildi. Peygamberimiz Hz. Ali'yi çağırdı: "Ben Medine'ye gidiyorum. Sen bu gece benim yatağımda yat, hırkamı üstüne ört. Müşrikler beni yatıyor sansınlar, onlara bir şey sezdirme. Sabahleyin şu emânetleri sahiplerine ver. Ondan sonra sen de hemen gel" dedi.  Ortalık kararınca, Kureyş'in seçme cânileri evin etrafını sardılar. Sabahleyin evinden çıkarken hep birden saldırıp öldüreceklerdi. Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem'in yatağına yattı. Hz. Peygamber eline bir avuç kum alıp evini çeviren müşriklerin üzerine saçtı. Saçılan kum taneleri, cânilerden her birine isâbet etmiş, hepsi de derin bir uykuya dalmışlardı
Rasûlü Ekrem gece evinden ayrıldıktan sonra Kabe'yi tavaf  etti. Sonra doğduğu yerden ayrılış hüznünü ifade eden şu sözleri söyledi. "Ey Mekke! Sen Allah katında yeryüzünün en hayırlı ve  en bana sevimli yerisin. Eğer çıkmak zorunda bırakılmasaydım senden ayrılmazdım." Ertesi gün öğle sıcağında Hz. Ebû Bekir'in evine vardı. Allah'ın emriyle beraber Medine'ye hicret edeceklerini bildirdi.  Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Hz. Ebû Bekir'le birlikte Mekke'den çıkıp, Sevr Dağı'na gelerek oradaki mağarada saklandılar. Kureyş'in araması bitinceye kadar, üç gün üç gece mağarada kaldılar. Hz. Peygamber'i ve Ebû Bekir'i arayanlar, iz sürerek nihâyet Sevr'deki mağaranın ağzına kadar geldiler. Ayak sesleri ve konuşmaları içeriden duyuluyordu. Hz. Ebû Bekir, başını kaldırdığı zaman onların ayaklarını görmüş ve heyecanla: "Ya Resûlâllah, eğilip baksalar, bizi görecekler" demişti, bunun üzerine Peygamber Efendimiz:  "Korkma, Allah'ın yardımı bizimledir"  İki yoldaş ki, üçüncüsü Allah'tır, hiç endişe edilir mi?"
   Resûlüllah'a ilk vahiy Hîra (Nûr) dağındaki mağarada gelmişti. Hiradaki mağara ile Serv'deki mağara arasında geçen müddet, Hz.Peygamberin, Peygamberlik hayatının Mekke devrini teşkil etmişti. Sevr dağındaki mağaradan başlayan hicret ise, Mekke devrinin sonu, Medine devrinin başlanğıcı olmuştur.
Hz. Peygamberi Medine'ye yaya yürüyüşle 1 saat uzaklıkta Kubâ köyünde karşıladılar. Peygamberimiz burada, Amr b. Avf oğulları'nda 14 gece misâfir kaldı. Bu esnâda Kur'an-ı Kerim'de "takvâ üzere yapıldığı"  bildirilen Kubâ Mescidini binâ etti ve burada namaz kıldı. Hz.Peygamber'den 3 gün sonra tek başına yola çıkmış olan Hz. Ali de gündüzleri gizlenip, geceleri yürüyerek, Kubâ'da iken kafileye yetişti.  14 gün sonra, bir Cuma günü Peygamberimiz devesine bindi. Karşılamağa gelenlerle muhteşem bir alay içinde Medine'ye hareket etti. Yolda "Sâlim b. Avfoğulları"na ait "Rânûna Vâdisi"nde öğle vakti oldu. Hz. Peygamber, burada arka arkaya iki hutbe okuyarak ilk cuma namazını kıldırdı. Bu ilk cuma hutbesinde, Sevgili Peygamberimiz, İslâm'ın bazı temel prensiplerine temas ettiği için, burada nakletmeyi faydalı görüyorum; Rasûl-i Ekrem, birinci hutbeye Allah'a hamd ve senâ ederek başladı ve şöyle devam etti: 
"Ey insanlar, ölmeden önce Allah'a tevbe ediniz, fırsat elde iken iyi işlere koşunuz. Allah'ı çok anmak,gizli ve âşikar çok sadaka vermek suretiyle O'nunla aranızdaki bağı kuvvetlendiriniz. Böyle yaparsanız, rızıklandırılır, yardım görürsünüz, kaçırdıklarınızı tekrar elde edersiniz."  Biliniz ki, Cenâb-ı Hak, içinde bulunduğum yılın bu ayında, bugün şu bulunduğum yerde cuma namazını kıyâmete kadar, üzerinize farz kıldı. kim bu namazı terkederse, Allah onun iki yakasını bir araya getirmesin ve hiçbir işine hayır vermesin. Biliniz ki, böylesini, tevbe etmedikçe, ne namazı, ne zekâtı, ne haccı, ne orucu, ne de herhangi bir iyiliği Allah katında bir değer taşır. Ancak, kim tevbe ederse Allah tevbesini kabul eder
Ey insanlar, âhiret için azık hazırlayıp önceden gönderin. Hepiniz ölecek ve sürünüzü çobansız bırakacaksınız. bir iyiliğe 10'dan 700 katına kadar sevap verilir. Allah'ın selâm ve rahmeti üzerinize olsun". 
Hz. Peygamber, birinci hutbeyi böylece bitirdikten sonra, ikinci hutbede de şunları söylemiştir: 
    "Hamd Allah'a mahsustur.. Sözlerin en güzeli, Allah Kitabı (Kur'an-ı Kerim) dir. Allah'ın, kalbini Kur'an ile süslediği, küfürden sonra İslâm'a soktuğu, Kur'an-ı, diğer sözlere tercih eden kimse felâh bulup kurtulmuştur. 
    Allah'ın sevdiğini seviniz Allah'ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun"  Cuma namazından sonra Hz. Peygamber (s.a.s.), Medine'ye hareket etti.. Rasûl-i Ekrem'in anne tarafından akrabası olan Neccâroğulları, O'nu karşılamaya gelmişlerdi. Ensâr'ın ileri gelenleri O'na yaklaşarak:Ey Allah'ın Resûlü! İşte evlerimiz, işte mallarımız, işte canlarımız emrinize hazır" dediler. Peygamberimiz, onları taltif ve gönüllerini hoş ederekyolunadevam etti"Veda tepesinin sırtlarından ay doğdu üstümüze,  Allah'a davet eden bulundukça şükretmek vacip oldu bize)  Medine halkı, Resûlüllah (s.a.s.)'in gelişinden duyduğu sevinci, hiçbir şeyden duymamıştı.
Hicretle, 23 yıl süren peygamberlik devrinin 13 yıllık "Mekke Devri" sona ermiş, 10 yıllık "Medine Devri" başlamıştır.
Yine Sevgili Peygamberimiz, Mekke'den gelen göçmenlerle Medine'li Müslümanlar, yani "Muhacirler" ile "Ensar" arasında kardeşlik kurmuştu. Bu kardeşlik esasına göre, Medine'li Müslümanlar mallarının yarısını göçmen kardeşlerine vermişlerdi ki, tarihte bu dayanışma ve yardımlaşmanın bir benzerini daha göstermek mümkün değildir. Böylece, Medine şehrinde ilk İslâm topluluğu, kardeşlik ve dayanışma temelleri üzerine oluşmaya başlamıştır.  Böylece Hicret, ilk Müslümanların, sıkıntılı günlerden kurtulmalarına ve kardeşlik esası üzerine kurulan toplum hayatına kavuşmalarına vesile olmuştur.  Ayrıca İslâmiyet, Mekke şehri hudutları dışına Hicret'le taşmış ve bu güneş, dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır. . Bu itibârla olaydan 17 yıl sonra, Hz. Ömer'in halifeliği esnâsında, Hz. Peygamber'in hicret ettiği yılın 1 Muharrem'i olan 16 Temmuz 622 tarihi "Hicri-Kamerî Takvim" için "takvim başı" olarak kabul edilmiştir
Hicret, Peygamber(sav)’ın  diliyle;  “Allah’ın yasaklarından kaçmaktır”  Hicret, müminlerin kendi içini fethetmesi, her türlü küfür, şirk ve nifak, sille tokat dışarı atması, karanlıktan nura çıkmasıdır.
 Hicret, İslam davasının hedefe ulaşmasında bir dönüm noktasıdır.   İnsanı inanmaktan ve inancının gereklerini yerine getirmekten alıkoymanın mümkün olmadığı hicretle gösterildi. Tenin aç bırakılabileceği, bedenin zincirlere vurulabileceği, dillerin susturulabileceği, ellerin bağlanabileceği fakat kalplerin ve haykıran gönüllerin susturulamayacağı hicret ile ortaya konuldu
Hicret, zulme boyun eğmeme iradesi, zilleti kabul etmeme ve bu yolda her türlü fedakârlığa katlanabilmedir. İyiliği hâkim kılma mücadelesi, İslam’ın damgasını zamana ve mekâna vurma gayretidir.  Hicret aftır, müsamahadır. Kılıç sallayana bir demet gülle karşılık vermedir. Şiddete karşı mülâyemet, hiddete karşı tebessüm, afta cömertliktir. Başkası adına candan vazgeçebilmenin tarihteki eşsiz fedakârlık ve samimiyet örneğidir. Hicret, hasmından intikam almayı değil, ona İslam”ı anlatmayı ve onu kazanmayı üstün tutmaktır. Dağınıklıktan, bölünmüşlükten, ayrılıktan, nifaktan, fitne ve fesattan bıkıp usanmış olanlara Rasulullah’ın uzattığı bir eldir
 
     Değerli dostlar..… Her daim küfürden islama , kötülükten iyiliğe, günahtan sevaba, isyandan itaate hicret etmeli haramlara elveda demeliyiz,Hayatımız  boyunca Ensar ve Muhacir kardeşliğini ilke edinmeliyiz
Selam ve Dua İle...
Gençağa EREN




Gönderen M Yücel ERGİN, Perşembe, 15 Ocak 2009 15:38, Yorumlar(0), Hepsini Oku
MUHARREM AYI VE AŞURE GÜNÜ

 http://www.dortkonakkoyu.com/images/genc.jpg


     "Şehrullahi'l-Muharrem" olarak meşhur olan, yani "Allah'ın ayı Muharrem" olarak bilinen Muharrem ayı, İlahi bereket ve feyzin, Rabbani ihsan ve keremin coştuğu ve bollaştığı bir aydır. Hz. Âdem’den beri müstesna bir gün olarak tanınan Muharrem’in onuncu gününe de Aşure günü denir.
 Âşura Gününün Allah katında da çok seçkin bir yerinin olduğunu Fecr Sûresinin 2 âyeti olan "On geceye yemin olsun" ifâdelerinin tefsirinden öğrenmekteyiz.
Cenâb-ı Hak bu gecelere yemin ederek onların kudsiyet ve bereketini bildirmektedir. Bizim kültürümüzde Muharrem ayının - Aşure gününün önemli bir yeri ve önemi vardır Bazı tefsirlerimizde bu on gecenin Muharrem'in Âşure sine kadar geçen gece olduğu beyan edilmektedir.(1)
Âşura Günü ise Muharrem'in 10. günüdür. Âşura Gününün Allah katında ayrı bir yeri vardır.. Muharrem ayının diğer aylar arasında ayrı bir yeri olduğu gibi, Âşura Gününün de diğer günler içinde daha mübarek ve bereketli bir konumu bulunmaktadır.
    Bugüne "Âşura" denmesinin sebebi, Muharrem ayının onuncu gününe denk geldiği içindir. Hadis kitaplarında geçtiğine göre ise, bu güne bu ismin verilmesinin hikmeti, o günde Cenâb-ı Hak on peygamberine on değişik ikram ve ihsan ettiği içindir.On peygamberin kurtuluş mucizeleri 10 Muharrem’de cereyan etmiştir. 
    Bu ikramlar şöyle belirtilmektedir:
1. Allah, Hz. Musa'ya (a.s.) Âşura Gününde bir mucize ihsan etmiş, denizi yararak Firavun ile ordusunu sulara gömmüştür.
2. Hz. Nuh (a.s.) gemisini Cûdi Dağının üzerine Âşura Gününde demirlemiştir. Hud Suresi,25–43)
3. Hz. Yunus (a.s.) balığın karnından Âşura Günü kurtulmuştur.
4. Hz. Âdem'in (a.s.) tevbesi Âşura Günü kabul edilmiştir.
5. Hz. Yusuf kardeşlerinin atmış olduğu kuyudan Âşura Günü çıkarılmıştır.
6. Hz. İsa (a-s.) o gün dünyaya gelmiş ve. Hz. Süleyman’a bu günde mülk verildiği;
7. Hz. Davud'un (a.s.) tevbesi o gün kabul edilmiştir.
8. Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail o gün doğmuştur.
9. Hz. Yakub'un (a.s.), oğlu Hz.Yusuf'un hasretinden dolayı kapanan gözleri o gün görmeye başlamıştır.
10. Hz. Eyyûb (a.s.) hastalığından o gün şifaya kavuşmuştur.(2) Hz. Peygamberin geçmiş ve gelecek günahlarının affedileceği müjdesinin verilmesi;
     Hz. Âişe'nın belirttiğine göre, Kabe'nin örtüsü daha önceleri Âşura gününde değiştirilirdi. .” 3 Ayrıca ashabın ilk hicreti de bu ayda gerçekleşmiş, ilk muhacir kafilesi Muharrem ayında yola çıkmıştı.
Âşura Gününde ilk akla gelen ibadet ise, oruç tutmaktır. Aşûra günü, Nuh Aleyhisselâmdan itibaren mukaddes olarak biliniyor, İslam öncesi Cahiliye dönemi Arapları arasında İbrahim Aleyhisselâmdan beri mukaddes bir gün olarak biliniyor ve oruç tutuluyordu.
Bu hususta Hazret-i Âişe validemiz şöyle demektedir:
"Âşûrâ, Kureyş kabilesinin Cahiliye döneminde oruç tuttuğu bir gündü. Resulullah da buna uygun hareket ediyordu. Medine'ye hicret edince bu orucu devam ettirmiş ve başkalarına da emretti. Fakat Ramazan orucu farz kılınınca kendisi Âşûrâ gününde oruç tutmayı bıraktı. Bundan sonra Müslümanlardan isteyen bugünde oruç tuttu, isteyen tutmadı." 4
     O zamanlar henüz Ramazan orucu farz kılınmadığı için Peygamberimiz ve Sahabileri vacip olarak o günde oruç tutuyorlardı. Ne zaman ki, Ramazan orucu farz kılındı, bundan sonra Peygamberimiz herkesi serbest bıraktı. "İsteyen tutar, isteyen terk edebilir" buyurdu.(5) Böylece Âşura orucu sünnet bir oruç olarak kalmış oldu.
    Âşura orucunun fazileti hakkında da şu mealde hadisler zikredilmektedir.
Bir zat Peygamberimize geldi ve sordu:"Ramazan'dan sonra ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?"
Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselam, "Muharrem ayında oruç tut. Çünkü o, Allah'ın ayıdır. Onda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiş ve o günde başka bir kavmi de affedebilir" buyurdu.(6)
Yine Tirmizi’de de geçen bir hadiste Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır:
"Âşura Gününde tutulan orucun Allah katında, o günden önce bir senenin günahlarına keffaret olacağını kuvvetle ümit ediyorum."(7) Hz. Peygamber aşure gününde tutulacak orucun faziletiyle ilgili olarak da şöyle buyurdular:   “Aşure günü orucunun, bir önceki yılın günahlarına kefaret olmasını Allah’tan umarım.” 8".
       Gerek Yahudilere benzememek, gerekse orucu tam Âşura Gününe denk getirmemek için, Muharrem'in dokuzuncu, onuncu ve on birinci günlerinde oruç tutulması tavsiye edilmiştir.
Bu mânâdaki bir hadisi İbni Abbas rivayet etmektedir. Bunun için, müstehap olan, aşure Gününü ortalayarak, bir gün önce veya bir gün sonra oruç tutmaktır.
     Bu günde oruçtan başka hayır, hasenat ve sadaka gibi güzel âdetlerin de yaşatılması isabetli ve yerinde olacaktır. Herkes imkânı nisbetinde ailesine, akraba ve komşularına ikramda bulunur; bugünlerin faziletini bildiren hâdiseleri hatırlayarak ihsanda bulunursa şüphesiz sevabını kat kat alacaktır. Bilhassa, Peygamberimiz, mü'minin aile efradına Âşura Gününde her zamankinden daha çok ikramda bulunmasını tavsiye etmiştir.
Bîr hadiste şöyle buyurular: "Her kim Aşura Gününde ailesine ve ev halkına ikramda bulunursa, Cenab-ı Hak da senenin tamamında onun rızkına bereket ve genişlik ihsan eder."(9) Bu aile mefhumunun içine akrabalar, yetimler, kimsesizler, konu komşular da girmektedir. Fakat, bunun İçin fazla külfete girmeye, aile bütçesini zorlamaya lüzum yoktur. Herkes imkânı ölçüsünde ikram eder.
     Bugünlerde ibadet için daha çok zaman ayırmışlar, başka günlere nisbetle daha fazla hayır hasenatta bulunmuşlardır.
Hz. Hüseyin’in (r.a) ve aziz Ehl-i Beyti’nin yetmiş iki eşsiz büyüğü de hicr i10 Muharrem 61/680 yılında Kerbela’da şehit edilmişti. Caferilerce Muharremin onuncu gününün matem günü ilân edilmesi İşte böylesine mânalı ve kudsî hâdiselerin yıldönümü olan bu mübarek gün ve gece, Saadet Asrından beri Müslümanlarca hep kutlana gelmiştir.
      Âşura gününün manevi ve berraklığı üzerinde Kerbela karanlığının kesafeti de görülmektedir. Hz. Hüseyin efendimizin 61. hicret yılının 680 Muharrem'ine ait 10. gününde Kerbela’da şehit edilmesi 10 Muharrem’de üzücü olaylar da cereyan etmiştir.  Hazret-i İmam Hüseyin (r.a.) 55 yaşında iken Sinan bin Enes isimli bir hain tarafından Kerbelâ'da hunharca şehit edilmiştir. Bu gadr ve zulmün arkasında Emevi Halifesi Yezid, onun Küfe valisi İbni Ziyad vardır. Yarım asır öncesinden Peygamberimizin bizzat haber verildiği bu ciğerleri yakan olay Hazret-i Hüseyin'i Cennet gençlerinin efendisi olma şanına yüceltmiştir.Şehitler mükâfatını almış en yüce mertebelere ulaşmıştır. Yüce Allah'ın da zalimlere hak ettikleri cezayı en âdil bir şekilde vereceğinden şüphemiz yoktur. Kader hükme boyun eğen her mü'min bu olaya üzülür, ancak itidalini ve soğukkanlılığını kaybetmez. Duyguları yanlışlara ve taşkınlıklara götürmez.
      “Allah bizim elimizi o kanlı olaylardan temiz tutsun, biz de dilimizi başkalarına zarar vermemesi için temiz tutar, ileri geri konuşmaktan her daim çekiniriz !” .::Her gün Aşure ..Her yer Kerbela::.
Selam ve dua ile.


1) Hak Dini Kur ân Dili. 8 5793.
2) Sahih-i Müslim Şerhi, 6:140.
3) (Bkz: Ahmet b. Hanbel, c.VI, s.244)
4) 'Buhari, Savm: 69.
5) Müslim. Siyam: 117.
6) Tîrmizî. Savm: 40.
7) A.g.e., Savın: 47.   
8) (Tirmizi, Savm, 48)
9) et-Tergîb ve'l-Terhİb, 2:116


 




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 07 Ocak 2009 11:53, Yorumlar(0), Hepsini Oku
SOSYAL HAYATIMIZDA KURBAN GERÇEĞİ

    http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg


    Kurban ibadeti, toplumsal bilincin canlanmasına, toplumda dostluk ve kardeşlik ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunmaktadır. Özellikle komşular arasındaki dostluk ve kardeşlik bağlarının kuvvetlenmesini sağlar. Kurban ibadetinin hem bireye, hem de topluma birçok yararı vardır. Bu ibadet bize başkalarını da düşünme ve onlara yardım etme alışkanlığı kazandırır. İslâm dini, fertler arasında kardeşlik bağının korunmasını ve bunun güçlü bir şekilde devam ettirilmesini ister. Bu bakımdan kurban kesmek, Cenab-ı Hakk'ın rızasına ermenin, insanlara yardım etmenin ve sosyal dayanışmayı sağlamanın önemli bir yoludur.
     Kurbanı insanlara, dostlara, komşulara, fakir ve fukaraya ikram etmek ve böylece toplum fertleriyle kaynaşmak güzel bir sosyal dayanışma örneğidir. Bu diğer milletlerin imrendiği ve bir benzerinin görülmediği, toplumu birleştiren bir ibadettir.
      Kurban, Kurban yardımlaşma bayramıdır aynı zamanda. İnsanın vermesini, yardım etmesini kolaylaştırır. Nefsin cimriliğe çağıran telkinlerini göz ardı edebilmeyi öğütler. Dünya malına olan düşkünlüğü önler. Fakirlere bir dayanak olur, onları hayata bağlar.
    Kurban; kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma ruhunu canlı tutar.
    Kurban, gerek fert gerekse toplum açısından çeşitli yararlar taşıyan malî bir ibadettir. Kişi kurban kesmekle Allah'ın emrine boyun eğmiş ve kulluk bilincini koruduğunu canlı bir şekilde ortaya koymuş olur.
Kurban, sosyal adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Özellikle yoksulların bulunduğu ortamlarda kurbanın bu rolünü daha belirgin biçimde görmek mümkündür.
      Zengine malını Allah'ın rızası, yardımlaşma ve başkalarıyla paylaşma yolunda harcama zevk ve alışkanlığını verir. Onu cimrilik hastalığından, dünya malına tutkunluktan kurtarır. Fakirin de varlıklı kullar aracılığıyla Allah'a şükretmesine, dünya nimetinin yeryüzündeki dağılımı konusunda karamsarlık ve düşmanlıktan kendini kurtarmasına, kendini toplumun bir üyesi olarak hissetmesine vesile olur.
    Kurban, kendisine bahşedilen her şeyi asıl sahibine ait kılmanın en mukaddes bir tavırla anlatılmasıdır. Kurban, dünyayı reddedenlerden, orada kalanlar için bırakılmış bir veda hatırasıdır.
     Yüce Kitabımız Kur'an-ı Kerim'de Hz. İbrahim'in (a.s.) oğlu Hz. İsmail'i (a.s.) kurban etmekle imtihan edildiği haber verilmektedir.Bilindiği gibi Hz. İbrahim (a.s.), oğlunu kurban etmesinin istendiği bir rüya görmüştü. Peygamberlerin rüyaları da vahiy olduğu için, Hz. İbrahim (a.s.) kendisine bu emrin Yüce Allah tarafından verildiğini biliyordu. Bir tarafta ilâhi irade, diğer tarafta biricik evlat... Ancak ferman Yüce Yaratıcı'dan geliyordu ve O'nun emrine boyun eğmekte zerre kadar tereddüt göstermek bir peygamber için söz konusu olamazdı.Hz. İbrahim (a.s.), ilâhi iradeye tereddütsüz boyun eğdi ve oğlu yürüme çağına geldiğinde durumu kendisine bildirdi. İleride babası gibi peygamberlikle şereflenecek olan Hz. İsmail (a.s.), bu payeye layık olduğunu daha o zaman gösterdi ve:"Babacığım! Sana emredileni yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın." diyerek, ilâhi emre tereddütsüz boyun eğmesi.
    Hz. İbrahim'in (a.s.) Yüce Allah'ın emrini yerine getirmek için biricik oğlunu feda etmekte en küçük bir tereddüt göstermemesi ve Hz. İsmail'in (a.s.) bu ilâhi imtihan karşısında metanet ve teslimiyetin en muhteşem örneğini sergilemesi, bizim için son derece çarpıcı tablolardır.
 Hayatı bu amaç doğrultusunda yaşamanın yolu ise İslâm'ın emir ve yasaklarında titizlikle riayet etmekten geçmiş olması gerçeğidir...Bizlerden yüce yaratıcının istediği bu eylemin biz tarafı kesinlikle,niyetinin eyleme dönüşmesi içindir.
     Çünkü; Kurban edeceğimiz,bir evlat değil kazancımız, kazancımızında itiraz etmesinin veya niyetinin olumsuzluğu asla söz konusu olmaması. Evet, bu dünya öyle bir imtihan yeri ki, bazen malımızla bazen canımızla bazen de sevdiklerimizle deneniyoruz. İman iddiamızın samimiyetini ortaya koymamız,bu ciddi imtihandan başarıyla geçmemize bağlı. Nitekim Yüce kitabımız;
     "Andolsun biz sizi biraz korku, biraz açlık, mallardan canlardan ve mahsullerden biraz eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenleri müjdele." (Bakara Sûresi 155) buyurmak sûretiyle bu noktayı vurgulamaktadır
Resul-i Ekrem (s.a.v.) Efendimiz, şöyle demekle emrolunduğunu ifade etmesi bizlere vaz geçilmez bir kulluk sloganıdır:
"Muhakkak ki benim namazım, diğer ibadetlerim, hayatım ve ölümüm Alemlerin Rabbi Allah içindir. O'nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben müslümanların ilkiyim." ( İbn Mâce, Edâhî, 1) 
İslâm "teslim olmak" demektir.; yani Kur'an ve Sünnet'in belirlediği istikametten sapmadan hak yolda ihlasla yürümek, Allah ve Resûlü'nün bizden istediklerini Hz. İsmail (a.s.) teslimiyetiyle yerine getirmek...
      Yüce Kitabımızın Ayeti kerimelerinde..”rabbin için namaz kıl ve kurban kes"(Kevser 1-2-3)  ,”Onların etleri ve kanları asla Allah'a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah'a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır. Böylece onları sizin hizmetinize verdi ki, size doğru yolu gösterdiğinden dolayı Allah'ı büyük tanıyasınız. İyilik edenleri müjdele. “ (Hac Suresi 36 -37) buyrulur.
İşte kurban ibadeti, biz Müslümanların hayatı Allah için yaşama azim ve gayretinde olduğumuzu  gösteren bir sembol, bir işaret olması dolayısıyla son derece önemlidir. Resulullah’ın (s.a.s.) bize öğrettiği şekliyle; dualarla, tekbirlerle kesilen kurbanlar, bizden çok uzaklarda bir yerlerde bir şefkat eli olup mazlumların gözyaşlarına dokunur bugün. !
Bir gözyaşı diner birden;
Bir kalpten keder gider!
Duaların en makbulünü taşır Melekler semaya.
 Kalpten kalbe sımsıkı bir kurbiyet bağı olur kurbanla!
İlahi rıza için kesilen kurbanla,
 Allah’a (azze ve celle) teslimiyetin huzuru iner gönüllere;
 İhlâsın sükûnu iner!
 Karanlıkta bir mum ışığı arayan gönüllere aydınlığı doğar fecrin.
 Sırat-ı Müstakîmi bahar dalları süsler her mevsim.
 Büyük şairimiz merhum Necip FAZIL’ın dediği gibi:
"Bu kapıdan kol ve kanat kırılmadan geçilmez,
Eşten, dosttan, sevgiliden ayrılmadan geçilmez.
Eti zehir, yağı zehir, balı zehir dünyada;
Bütün fani lezzetlere darılmadan geçilmez."


     Evet, bu dünya öyle bir imtihan yeri ki, bazen malımızla, bazen canımızla, bazen de sevdiklerimizle deneniyoruz. İman iddiamızın samimiyetini ortaya koymamız, bu ciddi imtihandan başarıyla geçmemize bağlı.
Kurban kesen kimse adeta şöyle demiş olmaktadır:
     Ya Rabbi! Senin yolunda, senin rızanı kazanmak uğruna maldan-mülkten, sevdiklerimden ve hatta canımdan geçmeye hazırım. İşte bu kurbanı benim bu imanımın ve teslimiyetimin bir simgesi olarak yine senin adınla kesiyorum. Bu kurbanın toprağa dökülen kanı, sana verdiğim sözde, imanımda ve ihlasımda bütün benliğimle sabit-kadem olduğumun imzası ve tasdikidir. Kabul eyle ve beni bu yolda daim eyle...
     Kurban ibadeti hayatımızda böyle merkezi bir yer tuttuğuna göre, onu yanlışlıktan ve kusurdan uzak, titiz bir şekilde yerine getirmenin önemi kendiliğinden anlaşılmaktadır. Kurbanın bütün din ve kültürlerde fedakârlığın, erdemin, adamanın ve adanmanın en üst ifade ve eylem biçimi olarak kabul edilmesinin remz insanı atamız İbrahim’e (Aleyhisselam) ve tüm dostlara  selam olsun.Hayırlı Bayramlar.
 
                                                                                     06,12,2008
                                                                                     Gençağa EREN




Gönderen M Yücel ERGİN, Pazar, 07 Aralık 2008 00:34, Yorumlar(0), Hepsini Oku
ATATÜRK'ÜN UFKUNDA İSLAM DİNİ

 http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg     


    Atatürk, İslam ahlakını ve dinimizin vecibelerini daha aile ocağındayken öğrenmiş, tahsil yaşamı boyunca da bu bilgilerini pekiştirerek geliştirmiştir
        Cumhuriyetimiz'in kurucusu Büyük Önder Atatürk' her zaman cehaletle mücadele etmiş, İslam'ı yüceltmiş;  dolayısıyla bu ikisi arasındaki ayrımı en doğru biçimde yapmıştır.  İlk Türkçe Kuran meali de yine onun döneminde yayınlanmıştır. Türk insanının ihtiyaçlarını ve özelliklerini çok iyi bilen, gericiliğe, yobazlığa her zaman karşı olan Atatürk, Türk Milleti'ni dinin özüne yöneltmeyi amaçlamış ve bugün milletçe ulaşmayı hedeflediğimiz yapıyı her yönüyle tecelli ettirmiştir.
       Bir milletin fertlerini birarada tutan en güçlü bağ olan din, aile, ahlak ve devlet müesseselerinin de devamını sağlayan en önemli unsurdur.
Dinin var olmadığı veya dini değerlerin ortadan kalktığı bir toplumda, bunun kaçınılmaz bir sonucu olarak aile, ahlak ve devlet kavramları da geçerliliğini yitirecek ve kısa süre içinde ortadan kalkacaktır. Böyle bir gelişme ayrıca, tarihi ve kültürü ne kadar eskiye dayanırsa dayansın bir milleti birbirine bağlayan milli ve manevi tüm bağların parçalanmasını, anarşinin hortlamasını ve toplumun bölünmesini kaçınılmaz hale getirecektir.
          İşte bütün bu nedenlerden ötürü, toplum dokusunun vazgeçilmez parçası niteliği taşıyan din müessesesinin devamını sağlayamayan bir ulusun sosyolojik ve bilimsel açıdan ayakta durması mümkün değildir. Gerek kişi, gerekse toplum açısından dinin lüzumlu bir müessese olduğunu belirten, siyasi alanda yaptığı sayısız reformla bu sağlıklı bakış açısını geniş kitlelere yaymayı hedefleyen Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti'nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini "Din lüzumlu bir müessesedir. Dinsiz milletlerin devamına imkan yoktur"; "Din vardır ve lazımdır." (Yakınlarından Hatıralar, Asaf İlbay, s. 102) sözleriyle teşvik etmiştir. Milletini, batıl inanışlardan arındırıp, gerçek dine yöneltmeyi amaçlamıştır. Bunun için de Kuran'ın kolay bir şekilde okunup anlaşılmasını sağlamak amacıyla Türkçeye çevrilmesi emrini vermiştir:
         "Sonra Kuran'ın tercüme ettirilmesini emrettim. Bu da ilk defa olarak Türkçeye tercüme ediliyor. Hz. Muhammed'in hayatına ait bir kitabın tercüme edilmesi için de emir verdim." (Atatürk'ün Temel Görüşleri, Fethi Naci, s.55)
Kuran'ın Türkçeye çevirilmesi emrini verirken, Atatürk'ün isteği Müslüman milletinin imanının güçlenmesidir. Bunu ifade ettiği sözleri şöyledir:
"Camilerin mukaddes mimberleri halkın ruhi, ahlaki gıdalarına en yüksek, en verimli kaynaklardır. Minberlerden halkın anlayabileceği dille ruh ve beyne hitap edilmekle Müslümanların vücudu canlanır, beyni temizlenir, imanı kuvvetlenir, kalbi cesaret bulur." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 1, s. 225)
        Büyük Önder, gerçek dinin temelini ve Müslümanların konuyu hangi kıstaslara göre değerlendirmeleri gerektiğini 7 Şubat 1923 tarihinde, Balıkesir'deki Paşa Camii'nde verdiği hutbede kendisini dinleyenlere şöyle ifade etmiştir:
       "Allah birdir, şanı büyüktür. Allah'ın selameti, sevgisi üzerinize olsun. Peygamberimiz Efendimiz Hazretleri Allah tarafından insanlara dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası, hepimizce bilinmektedir ki, Yüce Kuran'daki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyz ruhu vermiş olan dinimiz son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, c. 2, s. 93)
     Atatürk, İslam dininin tamamen ilme ve mantığa uygun bir din olduğunu bir başka sözünde de şöyle ifade etmiştir:
"Bizim dinimiz en makul ve en doğal bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin doğal olması için akla, tekniğe, ilme ve mantığa uygun olması gerekir. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. ... İslam'ın sosyal hayatı içinde hiç kimsenin, bir özel sınıf halinde varlığını sürdürme hakkı yoktur. Kendilerinde böyle bir hak görenler dini kurallara uygun harekette bulunmuş olmazlar. Bizde ruhbanlık yoktur, hepimiz eşitiz ve dinimizin kurallarını eşit olarak öğrenmeye mecburuz" (Atatürk"ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s. 90)Büyük Önder Atatürk, Türk Milleti'nin dindar olmasını ve dini değerlerini muhafaza etmesini de, sıklıkla vurgulamıştır. Ayrıca, Atatürk'ün Osmanlı Devleti'nin çöküşünü dine bağlayan, Türk düşmanlarına yanıtı ise kesin bir şekilde olmuştur:
       "Düşmanlarımız, bizi dinin etkisi altında kalmış olmakla itham ediyor, duraklamamızı ve çöküşümüzü buna bağlıyorlar; bu bir hatadır. Bizim dinimiz hiç bir vakit kadınların, erkeklerden geri kalmasını talep etmemiştir. Allah'ın emrettiği şey, Müslüman erkekle, Müslüman kadının beraberce din öğrenerek eğitilmesidir. Kadın ve erkek bu ilim ve eğitimi aramak ve nerede bulursa oraya gitmek ve onunla mücehhez olmak zorundadır. İslam ve Türk tarihi incelenirse görülür ki, bugün kendimizi bin türlü kuralla bağlanmış zannettiğimiz şey yoktur. Türk sosyal yaşantısında kadınlar bilimsel yönden eğitim ve öğretim görmekte ve diğer konularda erkeklerden katiyen geri kalmamışlardır. Belki daha ileri gitmişlerdir." (Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, 1959, c.2, s.86)
        Dini meseleler hakkındaki görüşlerini öğrenmek isteyen Fransız gazeteci Maurice Perno'ya Atatürk yine kesin bir şekilde şu cevapları vermiştir:
M. Perno:Şu halde yeni Türkiye'nin siyasetinde dine aykırı hiçbir temayül ve mahiyet olmayacak demek?
Atatürk: "Siyasetimiz dine aykırı olmak şöyle dursun, din bakımından eksik bile hissediyoruz."
         M. Perno: Zat-ı asilaneleri, düşündüklerini bendenize daha iyi izah buyururlar mı?
    Atatürk: "Türk Milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Dinime, bizzat hakikate nasıl inanıyorsam, buna da öyle inanıyorum. Şuura muhalif, terakkiye engel hiçbir şey ihtiva etmiyor. Halbuki Türkiye istiklalini veren bu Asya milleti içinde daha karışık, sun'i, batıl inanışlardan ibaret bir din daha vardır. Fakat bu cahiller, bu acizler sırası gelince aydınlanacaklardır. Eğer ışığa yaklaşamazlarsa kendilerini mahv ve mahkum etmişler demektir. Onları kurtaracağız." (Atatürk ve Din Eğitimi, Ahmet Gürbaş, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, s.32)
Atatürk her yönüyle olduğu gibi dindarlığıyla da milletine en güzel örnek olmuştur. Ulu Önder, dindar kişiliğinin bir göstergesi olarak din adamlarına karşı her zaman samimi bir şekilde hürmetkar olmuş ve saygı duymuştur.
Cumhuriyet'in ilk Diyanet İşleri Başkanı Rıfat Börekçi, Atatürk'ün kendisine duyduğu saygı ve hürmeti şöyle anlatmıştır:
     "Ata'nın huzuruna girdiğimde beni ayakta karşılardı. Utanır, ezilir, büzülür, "Paşam beni mahcup ediyorsunuz" dediğim zaman "Din adamlarına saygı göstermek Müslümanlığın icaplarındandır." buyururlardı. Atatürk, şahsi çıkarları için kutsal dinimizi siyasete alet eden cahil din adamlarını sevmezdi." (Atatürk ve Din Eğitimi - Ahmet Gürtaş - Diyanet İşleri Bakanları Yayınları s.12)
     Atatürk Kuran okutulmasına da son derece önem vermiştir. Hafız Zeki Çağlarman Atatürk'ün bu yönünü şöyle anlatmıştır:
"Atatürk'ün kız kardeşi Makbule Hanım'la uzun yıllar komşuluk yaptık. Her yıl Ramazan ayı yaklaşınca Atatürk kız kardeşine; "Makbule, Ramazan geliyor, annemize hatim okutmayı ihmal etme"der ve hatim okuyacak hafıza hediye edilmek üzere bir zarf içerisinde para verirdi." (Din Toplum ve Kemal Atatürk, Ercüment Demirer, s.10) (Alıntı)....
      Onun bizlere emanet ettiği bu Cumhuriyeti ilimle ,irfanla,işaret ettiği ve hedef gösterdiği Muasır medeniyet seviyesine ulaştırmak için çok çalışmalıyız..Ruhun Şad olsun..ATAM..
 Selam ve dua ile..


Gençağa EREN




Gönderen M Yücel ERGİN, Çarşamba, 12 Kasım 2008 01:04, Yorumlar(0), Hepsini Oku
HUZUR İKLİMİ OLARAK CAMİLERİMİZ

     http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg


   Yer yüzünün her tarafı Muhammed ümmetine mescit kılınmış olmasının anlamı ümmet nerede olursa,olsun inancın gereği cami ve cemaat ruhunu hakim kılabilecek oluşlarıdır. Müslümanlık bilincini canlı tutan bu doğrultuda onları eğiten aynı değerler etrafında birleştiren onları islamın özünde yer alan birlik,beraberlik yardımlaşma ve dayanışma ruhu içerisinde aynı amaç uğrunda bir araya getiren,benleri biz yapan gönüllerde huzur iklimi estiren güzel mekanlardır camilerimiz.
    Camiler medeniyetin çıkış noktasıdır.
    Sevgili Peygamberimiz hicret ettiğinde medineye varır varmaz hemen bir Mescit (Mescidi Nebeviyi) inşa ettirmiş, toplum olabilmenin hamlesine camiden başlamıştı.
    Ashabıyla istişare toplantılarını burada yapmış bir çok hayırlı kararları camide almıştır.Böylece İslam medeniyetinin kurulup gelişmesi camide başlamıştır. Kur’anı kerimde Ali imran suresi 9 ayetde geçen (el cami) adı bir araya toplama Allahın güzel isimlerinin gölgesine çağırır.Birliğe davet eder.(Beytullah)denilmesi Allah’ın evi anlamındadır.Mücadele suresi; 7 ayette şöyle buyrulur.’’Üç kişilik bir grup yoktur ki dördüncüsü Allah olmasın,beş kişilik bir grup yoktur ki altıncı o olmasın’’Demek ki Allah cami adıyla toplar ve onu tesbih etmek üzere camiye toplanan Müslümanlar arasındadır onlarla birliktedir.Camide cemaatle kılınan beş vakit namaz Cuma namazı,Bayram namazı,teravih namazı ve diğer dini nitelikli faatliyetler,her hangi bir ayırım yapılmadan ,cemaat halinde aynı duygu ve heyecanı tek vücut halinde yaşarlar.
    Medeniyeti bünyesinde taşıyan camilerimiz,toplumda huzur olması noktasında büyük bir fonksiyona sahiptir. Hatta yerleşim biriminin oluşmasında merkez olmuştur.Toplum kimliğinin belgesi mahiyetindedir.Din ise toplum kimliğinin önemli garantörüdür. Peygamberimiz hadisinde;”Bir adamı camiye devam ediyor görürseniz,onun imanına tanıklık ediniz”(1)Çünkü;Yüce Allah “Allahın mescitlerine ancak Allah’a ve ahiret gününe  inanan namazı dostdoğru kılan zekat veren ve ancak Allah tan korkan kimseler imar eder”(2)buyuruyor..Ayette geçen hem maddi hemde manevi imar dır.Maddi imarın kaynağı kum,demir,çimentodur.Manevi imarın kaynağı gönüller akıllar duygular ve insandır.Peyğamber efendimiz bir mubarak sözlerinde şöyle buyuruyor;Her kim cami ve mescitlere ilgi gösterirse,Cenab-ı Allah’da ona rahmet edip ondan hoşnut olur.Her kim bir mescitde ışık yakarsa,onun ışığı mescdi aydınlattığı sürece melekler ve arşı yüklenenler onun için istiğfar ederler.(3)
    Camiler müminleri Allah’a bağlılık bilinciyle aynı safta birleştiren,her türlü mesleki,sosyal ,kültürel statü farklılıklarını bir kenara bırakarak onları kenetleyen adete bir vücud haline getiren,zihin birliği saglayan,mabetlerdir.Orada müminler birbiri ile buluşur halleşir istişare eder,muhabbet ve şevkle rabbine doğru kanatlanır ve birliğin sırına ererler. Nefsin esaretinden özgürlügü kısıtlayan,günah baskısından Allah’dan başkasına kul olmama özğürlüğüne kavuşturur.Gerçek özgürlük alanı olan camilerimiz bir huzur iklimidir.
     Şu Ayeti kerimenin penceresinden bu gerçeği görmeliyiz..”Şüphesiz mescitler Allah’ın dır o halde Allah ile birlikte hiç kimseye kulluk etmeyin’’(4)Bu ayki yazımızı Değerli şairimiz
   Arif Nihat Asya’nın şu dizeleri ile ışıklandıralım…         


Biz,kısık sesleriz...minareleri,
Sen,ezansız bırakma Allahım!
Ya çağır şurda bal yapanlarını,
Ya kovansız bırakma Allahım!
Mahyasızdır minareler...göğü de,
Kehkeşansız bırakma Allahım!
Müslümanlıkla yoğrulan yurdu,
Müslümansız bırakma Allahım! ……
             
                                             Selam ve Dua ile..


1-(Tirmizi iman,8 Hadis No:2617)
2-(Tevbe,18)
3-(Enes b. Malik mhsbt.kutubi
4-(Cin,18)




Gönderen M Yücel ERGİN, Perşembe, 23 Ekim 2008 22:40, Yorumlar(0), Hepsini Oku
Ramazan ile Hasbihal-2

  http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg



  Değerli dostlar
    Yazımızın devamında sizlere,bu ayın güzelliğini kulluk bilinciyle faydaya dönüştürecek ahirettede bizlere fayda verecek Salih ameli oluşturan İbadetlerden bahsedeceğim..
   Ramazan ayına mahsus ibadetlerimizin başında oruç gelir.
    İslâm'ın beş temel ibadetinden biri olan oruç, Ramazan ayına tahsis edilmiş bir ibadettir.Peygamberimizin Mekke'den Medine'ye hicretinden bir buçuk yıl sonra farz kılınmış olan oruç; kitap, sünnet ve icma ile sabittir. Kur'an-ı Kerîm'de şöyle buyuruluyor: “Ey müminler, sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılındı. Umulur ki korunursunuz.”4İslâm'ın beş temel ibadet üzerine kurulduğunu söyleyen Peygamberimiz, bunlardan birinin de Ramazan ayı orucu olduğunu bildirmiştir.5
Bedeni bir ibadet olan oruç, diğer namaz ve hac gibi ibadetlerden farklı yönleri vardır. Nefse ağır gelen bir ibadet olduğu kadar da neşeli bir ibadettir. Oruç tutmakla yükümlü olmayan çocukların bu ibadete gösterdikleri ilgi bunun ifadesidir. Peygamberimiz, oruçlunun iftar sofrasındaki neşesini şu sözleri ile ifade etmişlerdir: “Oruçlunun iki sevinci vardır. Birisi iftar zamanındaki sevincidir. Diğeri de tuttuğu oruçla Allah'a kavuştuğu ve orucunun mükâfatına erdiği zaman ki sevincidir.”6 Oruç tutanlara Allah Teâlâ'nın kıyamet günü özel muamele yapacağını Peygamberimiz müjdelemişlerdir. Peygamberimiz Allah Teâlâ'nın şöyle buyurduğunu bildirmiştir:
“Ademoğlunun her ameli (nin karşılığı kendisine) kat kat verilir. Bir iyililiği on katından yedi yüze kadar mükâfatlandırılır. Yalnız oruç hariç, o, benim içindir ve onun mükafatını ben veririm. Çünkü (oruçlu) yemesini ve nefsanî arzuların sırf benim için (benim rızamı kazanmak için) terkediyor."7 bir benzeri rivayete Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:  “Cennette “Reyyân” denilen bir kapı vardır ki kıyamet gününde bu kapıdan ancak oruç tutanlar girecektir. Bunlardan başkaları giremez. “Oruçlular nerede?” diye çağırılır. Onlar da kalkıp o kapıdan girerler. Oruçlular girdikten sonra kapı kapanır ve artık oradan hiçbir kimse giremez.”8
   Değerli kardeşlerim, her ibadette olduğu gibi oruç ibadetinde de ferd ve toplum için pek çok yararlar vardır. Kur'an-ı Kerim'de oruçtan ve orucun hikmetinden söz edilirken: “Umulur ki oruçla günahlardan korunursunuz.” buyurulmuş ; oruç sayesinde insanın günah işlemekten, başkalarına hile ve haksızlık yapmaktan sakınacağı duyurulmuştur. Çünkü sakıncalı olmayan yemeyi ve içmeyi Allah rızası için belli bir süre terkeden oruçlu, O'nun yasakladığı söz ve işlerden de sakınmak durumundadır. Aksi halde orucunun bir anlamı kalmaz. Nitekim Peygamberimiz:
“Oruç bir kalkandır; (oruçluyu kötülüklerden korur), oruçlu kötü söz söylemesin, oruçlu, kendisi ile itişmek ve dalaşmak isteyene iki defa “ben oruçluyum” desin. Ruhumu kudret elinde tutan Allah'a yemin ederim ki, oruçlunun ağzının açlık kokusu Allah katında misk kokusundan daha güzeldir."9
Bir başka hadisi şerif de şöyledir:
   “Kim yalan söylemeyi ve yalanla iş yapmayı bırakmazsa, Allah Teâlâ, o kimsenin yemesini içmesini bırakmasına (yani oruç tutmasına) değer vermez.”10 Yine Peygamberimiz:
“Oruç tutan öyle insanlar var ki, ellerine açlık ve susuzluktan başka bir şey geçmez.”11 buyurmuştur.
Oruç İnsanda Başkalarına Yardım Etme Duygularını Geliştirir .
Oruç Sağlığı Korur
Orucun sağlık ve tedavi yönünden de önemi büyüktür. Peygamberimiz:
  "Oruç tutunuz ki, sıhhat bulasınız"12
İnsan vücudunun bütün gün çalışarak yorulan organları uyku ile dinlendiği gibi, bir yıl durmadan çalışan mide ve sindirim aygıtları da oruç sayesinde dinlenir ve görevlerini daha iyi yapma imkânı kazanır. Peygamberimizin ifadeleri ile mide hastalıkların evidir. Perhiz de en etkili tedavidir. Bir çok hastalıkların tedavisinde doktorların perhiz ve diyet tavsiye etmeleri bunu teyit etmektedir.
Oruç İnsanı Sabra Alıştırır
Zor işler sabırla başarılır ve her engel onunla aşılır. Bunun için Kur'an-ı Kerim'de sabredenler müjdelenmiş ve sonsuz ecirle ödüllendirilecekleri vadedilmiştir.13
Oruç Nimetlerin Kadrini Öğretir .
Oruç Toplum Hayatını da Olumlu Şekilde Etkiler .
Orucun fert ve toplum hayatına pek çok yararları olması yanında, günahlara da keffarettir. Nitekim Peygamberimiz:
“Bir kimse Ramazanın faziletine inanarak ve mükâfatını umarak oruç tutarsa geçmiş günahları bağışlanır."14
Ayrıca Peygamberimiz bu namazı tavsiye etmiş ve şöyle buyurmuştur: "Faziletine inanarak ve mükafatını umarak Allah rızası için Ramazan gecelerini ibadetle geçiren (teravih namazını kılan) kimsenin geçmiş günahları bağışlanır."15
Değerli kardeşlerimiz, Ramazan ayı rahmet ve bereketi bol olan bir aydır. Bu ayın feyzinden ve bereketinden yararlanmak için elimizden geldiğince ibadetlerimizi eksiksiz yapmaya çalışmalı; orucun, kötülüklere karşı koruyucu bir kalkan olduğunu dikkate alarak kötü söz ve davranışlardan sakınmalıyız. Kimseyi incitmemeye ve Kur'an okuyup anlamı üzerinde düşünerek değerlendirmeli, zamanın boşa geçmemesine çaba harcamalıyız. Anne-baba ve büyüklerimizin hayır dualarını almaya, akraba ve komşularımızla olan ilişkilerimizi güçlendirmeye çalışmalıyız. Dinî bilgilerimizi artırmak için kitap okumalı, dinin esaslarına ters düşen bid'at ve hurafelerden sakınmalıyız. Çocuklarımıza da zaman ayırmalı, duygu ve düşüncelerinin olumlu yönde gelişmesine katkılarımızı artırmalıyız. Malınızın zekâtını da vererek bu malî ibadetimizi de yerine getirmeli, yoksulları sevindirmeli, toplum fertlerinin birbirleriyle sevişip kaynaşmalarına vesile olmalıyız.
Bütün bunlar, bir taraftan günahlardan arınarak yüce Allah'ın rızasını kazanmamıza vesile olacak,diğer taraftan, ahlâkımızın güzelleşmesini sağIayacaktır.
Bu duygularla hepimizin  kadir gecesini Ramazan bayramını kutluyor, bu ayın hepimize,millet ve memleketimize ve İslâm alemine hayırlar getirmesini ve daha nice Ramazanlara sağlıkla bizi eriştirmesini yüce Allah'tan niyaz ediyorum. Âmin.



DİPNOTLAR
4 Bakara, 183.
5 Buhari, İman, 2; Müslim, İman, 5.
6 Buhari, Savm, 9; Müslim, Sıyam, 30.
7 Müslim, Sıyam, 30. .
8 Buhari, Savm, 4; Müslim, Sıyam, 30.
9 Buhari, Savm, 2; Müslim, Sıyam, 30.
10 Buhari, Savm, 8.
11 İbn Mâce , Sıyam, 21.
12 el-Aclûnî, Keşfu'l-Hafa, c. 2, s. 33, Beyrut, 1988.
13 Zümer,10; Bakara, 155.
14 Buhari, Savm, 6; Müslim, Kitabu Salâti'l-Müsafirine ve Kasrihim, 25.
15 Buhari, İmam, 27; Müslim, Kitabu Salati'l-Müsafirine ve Kasrihim, 25.
                                                              


Selam ve dua ile                                                      


  Gençağa EREN




Gönderen M Yücel ERGİN, Salı, 23 Eylül 2008 11:33, Yorumlar(0), Hepsini Oku
RAMAZAN İLE HASBİHAL-1

http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg


 


Elimizin altındaki sonsuz nimetlerin verdiği gevşekliğe,
     dağınıklığa gelip şifa olasın diye ruhlarımız yolunu gözledi senin.
   Gözlerimiz senin hilâlini aradı yıldızlı gecelerde.
   Hilâli gördüm!”müjdesini verenleri armağanlara boğduk
     onları aziz bildik
 “Ramazan nameler”imiz oldu
      sana olan duygularımızı dile getirdik onlarla.
 Her yıl bir rahmet bulutu gibi
 üzerimizden geçip  arkanda sağlıklı bedenler,sağlıklı ruhlar bıraktın.


 


      Allah Teâlâ'ya, bizi bu rahmet ayına eriştirdiği için hamdediyor, O'nun sevgili kulu ve elçisi Muhammed Mustafa (S.A.V.)'ya salât ve selâm ediyoruz.
   
     Değerli dostlar
    Geçtiğimiz Ramazan ayında beraber oruç tuttuğumuz ve namaz kıldığımız pek çok kardeşimiz, ömürleri vefa etmediği için bu Ramazana yetişemediler. Onlara ve bütün ölülerimize Allah'tan rahmet diliyor, mekânları cennet olsun diyoruz. Bundan sonraki Ramazanlara erişip erişemeyeceğimizi bilemiyoruz. Ömrümüzün ne kadarı gitti ve ne kadarı kaldığı hakkında kesin bir bilgimiz yoktur. Bunun için bu mübarek ayı iyi değerlendirmeli, Allah'ın rızasını kazanmaya çalışmalıyız. Ramazan ayı, manevî hayatımızda seçkin yeri olan bir aydır. Bu ay daha girer girmez, diğer aylardan farklı bir yaşantı içine gireriz. Gündüzleri yemek içmek gibi hayatî zevklerden ve her türlü aşırılıklardan çekinerek tuttuğumuz oruçlarla, geceleri dinî bir vecd içinde kıldığımız teravih namazları ile, gönüllerimize,iman nurunun ilâhî hüzmeleri dökülmeye başlar. Ramazan sonuna kadar devam eden ve günden güne gönüllerde feyzi artan manevî neşe ile mü’min, kendisine, ailesine ve içinde yaşadığı topluma ve hatta bütün insanlara yararlı bir kişi olarak bayrama erişir. Ramazan ayı, rahmet ve bereketi bol bir aydır. Bu ayın gelmesi ile iyilikler çoğalır, kötülükler azalır, yoksullara ve düşkünlere yardım elleri uzanır.
      Evet, bu ay rahmet ayıdır. Hiçbir kamerî ayla kıyaslanamayacak üstünlüğü vardır. Esasen aylar ve günler, zamanın dilimleri olmak itibariyle aralarında bir fark yoktur. Ancak bazı önemli olayların meydana geldiği ay ve günler, diğer zaman dilimlerine göre farklıdır, farklı kabul edilir. İşte Ramazan ayı da bu farklı zaman dilimlerinden biridir. Çünkü insanlığın kararan ufkunu aydınlatan Kur'an-ı Kerîm, bu ayda inmeye başlamıştır. İslâm'ın beş temel ibadetinden biri olan oruç, bu aya tahsis edilmiştir. İnsanı Allah'a yaklaştıran nafile ibadetlerimizden biri olan Teravih namazı bu ayın gecelerini nurlandırmaktadır. Malî ibadetlerimizden biri olan fıtır sadakası da bu ayın sonunda verilmektedir. Kur'an-ı Kerîm'de Ramazan ayı ile ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Ramazan ayı (öylesine faziletli bir aydır ki) insanlara yol gösterici ve doğruyu eğriden ayırmanın delilleri olarak Kur'an (bu ayda) indirildi.”1 Ebû Hureyre (r.a.) den rivayete göre Peygamberimiz şöyle buyurmuştur:
      “Ramazan girdiğinde cennet kapıları açılır, cehennem kapıları kapanır, şeytanlar da zincire vurulur.”2 Hadisi şerifte ifade edilen; cennet kapılarının açılması, Allah'ın rahmetinden, cehennem kapılarının kapanması ise kötülüklerin azalmasından ve şeytanların zincire vurulması da faaliyetlerinin etkisizliğinden kinayedir.
Aziz dostlar,
     Ramazan ayı, ibadetler ayıdır. Peygamberimiz bu ayda kendisini tamamen ibadete verir, hele Ramazanın son on gününü itikafla mescide kapanarak geçirirdi. İbn Abbas radiyallahu anh, Peygamberimizin Ramazan hayatını şöyle anlatır:"Peygamberimiz insanların en cömerdi idi. Kendisine vahiy getiren melek Cebrâil aleyhi's-selâm ile Ramazan ayında karşılaştığı zaman cömertliği doruk noktasına erişirdi. Cebrâil aleyhi's-selâm Ramazanın her gecesinde Peygamberimizle buluşup Kur'an okurlardı. İşte böylece Peygamberimiz, Cebrâil aleyhi's-selâm ile buluştuğunda insanlara rahmet getiren rüzgardan daha cömert, daha yararlı olurdu”.3
İşte her şeyde olduğu gibi Ramazan ayını değerlendirme konusunda da örnek alacağımız insan, Peygamberimizdir. Onu örnek alan yanılmaz ve zararlı çıkmaz.
  Devam edecek…


1  Bakara, 185
2 Buhari, Savm, 5; Müslim, Sıyam, 1.
3 Buhari, Savm, 7; Müslim, Fedail, 12.
                                                            
                                                                                                   


Selam ve dua ile 


Gençağa EREN




Gönderen M Yücel ERGİN, Cumartesi, 30 Ağustos 2008 16:48, Yorumlar(0), Hepsini Oku
MANEVİ İKLİMDE ÜÇ AYLAR

       http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg


     Ömür sürecimiz içerisinde, bize verilen en büyük nimetlerden biri, gece ile gündüzün nimetlerinden faydalanmanın zirve imkânlarının sunulduğu bazı mevsimler vardır.Bunların başında üç aylar dediğimiz recep,şaban ve ramazan gelmektedir.Tabiatı dirilten ilkbahar mevsimi gibi manevi alanlarımızın en verimli zaman dilimi olan,üç aylar kalplerimizin manevî doyum ve duyum mevsimidir.
       Takva, ihlâs, muhasebe, yakin,marufa sabır, masiyete direnme vb. değerler üç aylarda benliğimize yeniden dolar, âdeta tazeleniriz. Üç aylar, keşkelerin öğütülüp iradî başlangıçların yapıldığı anlardır..Bakmasını bilen, yürüyüşümüzün kafiyesinden varış hızımızı tayin edebilir Hz. Peygamber(s.a.s.)şöyle buyurmuştur: “İyi arkadaşla kötü arkadaşın misali, misk taşıyanla körük çeken insanlar gibidir.Misk sahibi ya sana kokusundan verir veya sen ondan satın alırsın.Körüğe gelince; ya elbiseni yakar yahut da sen onun pis kokusunu alırsın.” (Buhari, Büyü, 38)Ne güzeldir üç aylardan misk devşirmek takva libasımıza..Üç sırdaş ile on iki aylık uzun seyahatimizi kısa eylemek. Yorucu yokuşları düz eylemek.Üç sadık yâran ile yâre olan hasretimizi daha bir dillendirmek.Zikrimizi onların zikriyle, fikrimizi onların fikriyle tazelemek.Kaybolan umudumuzu gürül gürül kulağımıza okudukları reca âyetleriyle yeniden gün ışığına çıkarmak.Üç aylar Hakkın rahmetine bir sergidir.
      Mevlânâ ne güzel der.“O’ndan iste, başkasından bir şey umma. Suyu deryada ara,ırmakta değil. Başkasından da istesen ihsan eden Hakk’tır Onun elini cömertliğe meylettiren de O’dur. (Mesnevi, IV/1203)Sadece ritüel kalıplarda üç ayları geçirmek değil, üç aylar sonrasında bize kifâyet edecek ilim irfanı da amele yoldaş kılarak biriktirebilmek.Neden oruç tutuyoruz, niçin regâib? Neden berat, neden miraç? Okumadan, dinlemeden,araştırmadan ucuz bir idrake müşteri olmamalıyız.Regaip dendiği anda hemen recep ayı ile yüz yüze geliyoruz.Recep dendi mi, şaban, o aklagelince de ramazanı hatırlıyoruz.Recep ayı nedir? Ona Efendimiz nasıl bir anlam yüklemiştir?Bu ay içinde bizi bekleyen sürpriz saadet anları neler,hangi hikmet bizi sahura kaldırıp nafile bir oruç için akşama kadar haramlardan bizi uzak tutuyor? Neden binlerce insan teravih namazına koşuyor? Kandil gecesini sair akşamlardan ayıran vasıf nedir?Receb’e rağbetimiz değil midir bizi Regaip Kandili’nin iman nurundan ışık devşirmeye yönelten sebep? Recep ayını da sair ayları da yaratan Rabbimize olan rağbetimiz ve yönelişimiz değil mi bizi regaibin hediyelerini feyizlerini almaya sevkeden? Güzellikler paylaşıldıkça çoğalır. Üç aylarda değişik usul ve üslûplarla bir şekilde bu ayların ruhaniyetini insanlığa ilâhî bir ziyafet olarak armağan edebilmeliyiz.Mübarek gün ve geceler üç ayların künhüne vakıf olmak için ecdadımızın bu vadide ortaya koyduğu aşk terennümlerinden oluşan büyük mirasın izini sürmek gerekiyor.Üç ayları görmek, kelebeklerin ateşe daldığı gibi nisyana,gaflete dalış dakikalarımızda, ensemizde, önümüzde bizi ateşe düşmekten kurtarmaya çalışan Efendimizin şefkatli elini görmek demektir. Üç aylar, gençler için başarıya giden yolu ibadet refleksleriyle tezyin etmede keskin bir viraj...Büyük zaferlere vurgu yaparken küçük tedrici mihnetlerin kılavuzluğundanda nasiplendirmeliyiz nefsimiz ve neslimizi.Modernleştikçe yalnızlaşan,imkânları arttıkça ruhi hijyenini kaybeden günümüz nesilleri için üç aylara serpiştirilen bu eğitim önemlidir.Üç aylarda maddî aydınlığı tamamlar mahiyette camilerimizi, mescitlerimizi, halkı aydınlatma onlara rehberlik etme imkânı olarak iyi değerlendirelim.Tatil mevsimine denk gelen üç aylar içinde geleceğin büyükleri olan çocuklarımız camilerde Kur’an ile tanışsınlar. Kendi özbenliklerini, Kur’an’ı hecelerken,Efendimizi anarken keşfetsinler.Salât ü selâmlar ile kandillerde kâinata “Işık saçan bir kandil”(Ahzâb, 45-46) olan peygamberlerine saygılarını ifade etsinler.Ve dua.. Ellerimiz üç aylarda duaya kalksın..Tevekkülümüzü duaya devam, duada istikrar ile sınayalım... Duanın gücünü keşfedelim. Bütün âlemlerin ihtiyacını gören, herkese nimetini sebileden Rabbimizin bizim niyazlarımızı samimi dileklerimizi de duyacağı şuurunu yenileyelim.(Elestbezminde)kalu belada bizimle konuşan, bize değer veren Rabbimizle dualarımızda hasbihal edelim Perişan hallerimizden ötürü özür dileyelim. Islah dolu zamanlara ulaşmak için güç ve kuvvet isteyelim. Birlik ve dirliğimizin daimi olması için açalım ellerimizi rabbimize.Zira O, bizim sesimizi duymak istiyor...                                                       
                           Selam ve dua ile Gençağa EREN    11.07.2008




Gönderen admin, Cuma, 11 Temmuz 2008 15:01, Yorumlar(0), Hepsini Oku
YAZ KUR’AN KURSLARININ ÖNEMİ


    http://www.dortkonakkoyu.com/mkportal/modules/gallery/album/a_3041.jpg                                                         Değerli Anne ve Babalar
      Her yaz döneminde, çocuklarımızın din eğitimine katkı sağlamak amacıyla düzenlediğimiz yaz  kurslarında Kur’an-ı Kerim ve dinî bilgiler öğretilmektedir. Gerek çocuklarımızın kendisiyle ve toplumla barışık iyi birer insan olarak yetişmesi, gerek toplumsal birlik ve beraberliğimiz, barış ve huzurumuz açısından din konusunda doğru ve sağlıklı bilgi edinmek, gereken yaşta din eğitimi almak, din eğitimini yeterli düzeyde, sağlıklı bir yöntemle ve içerikte verebilmek fevkalâde önemlidir.
     Yaz tatiline girdiğimiz şu günlerde,ailelere önemli bir sorumluluk düşmektedir.O da yarınların aile yuvalarını kuracak çocuklarının maddî ve manevî eğitimlerini,okul döneminde elde ettikleri eğitim çizgisini devam ettirmeleri,onların bedenî ve ruhî ihtiyaçlarını gidermeleridir. Her şeyin maddi değerlerle ölçüldüğü, ahlâk, iffet, samimiyet, doğruluk gibi mefhumların yıpranmaya yüz tuttuğu günümüzde, bu kurslar daha bir önem kazanmaktadır.Bu kurslarda çocuklarımız, Rabbimizin bizlere en büyük hediyesi olan Kur’an-ı Kerim’le kucaklaşmakta, onun sevgi pınarına dalmaktadırlar. Kur’an, onların ruh dokusudur. Ona bağlı oldukları müddetçe gönülleri huzurla dolacak, kişilikleri onun ikliminde neşvü nema (gelişme) bulacaktır. Bunun için çocuklarımıza vereceğimiz en büyük hediye, onların gönüllerini Kur’an ışığıyla aydınlatmak olacaktır.Çocuklarımız büyük bir heyecanla geldikleri bu kurslarda edindikleri kanaatlerini bir ömür boyu unutmayacaklardır. İnsanın çocukluğunda aldığı eğitimin, hayatı boyunca onda derin etkiler bıraktığı eskiden beri bilinmekte ve ifade edilmektedir. Çocuklarımıza, kitabların en yücesi Kur’an-ı Kerim’i öğretip, prensipleriyle yetiştirmek bizlere Yüce Allah’ın hoşnutluğunu kazandıracak, dünya ve ahirette büyük ikramların kapılarını açacaktır. Bu dönemde anne baba ve din görevlisinden, gördüğü tavırlar, ezberlediği namaz duaları, İslâmî prensipler, Sevgili Peygamberimizin hayatından kesitler ve onun güzel sözlerinden örnekler hatırlarda kalacaktır. Kur’an terbiyesi ile büyümüş evlatların anne ve babaları, cennette herkesi imrendirecek, anne ve babalarını taçlarla taltif edilmelerine vesile olacaklardır. Nitekim Sevgili Peygamberimiz: "Kim Kur’an’ı okur ve onunla gereği gibi amel ederse, kıyamet günü anne ve babasına ışığı güneş aydınlığından daha parlak bir taç giydirilir ve yine onun anne ve babasına değeri dünyalara değişilmez iki elbise giydirilir. Onlar: Bunlar bize niçin giydirildi? diye sorduklarında; kendilerine: Çocuğunuzun Kur’an öğrenmesinden dolayı diye cevap verilir.” buyurmaktadır.Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.s.), "Sizin hayırlınız Kur'an'ı öğrenen ve öğretendir" (buyurarak, Kur'an'ı öğrenen ve öğretenlere dikkat çekmiştir.Bir başka mubarek sözlerindede çok güzel bir benzetme ile ,"Kur’an’ı öğrenip okuyan ve gereği gibi amel eden kimse, içi misk dolu ve kokusu her yere yayılan bir kaba benzer” buyurmaktadır.Onlara bu dönemde sizlerin ve bizlerin göstereceği bir tebessüm, ilgi ve hediyeler dine bağlılıklarını artıracaktır. Çocuklarımıza sergilenecek yanlış tavırlar ise onların dinimize bağlılıklarını zedeleyecektir. Bu konuda sorumluluk içerisinde olacağımızı unutmamalıyız.Bu çerçeveden bakıldığında yaz kursları, çocuğun hem dünya hem de ahiret mutluluğunu hedef alan bilgi edinme dönemidir Çocukların Milletimiz, asırlardır Kur’an-ı Kerîm’e derin bir muhabbet beslemiş, ona duyulan aşk, büyük bir sevgi atmosferi oluşturmuştur.Şehit olan Mehmetçiklerimizin ceplerinden çıkan Kur’an da bu milletin İslâm’a olan bağlılığının ve saygısının bir göstergesidir. İstiklal savaşımız bunun sayısız örnekleri ile doludur.
     Anne-baba ve eğitimciler olarak bir çocuğun kaybedilmesini, bütün bir neslin kaybedilmesi olarak düşünmek durumundayız. Dolayısıyla çocuklarımızın Kur'an ikliminden kopmamasına büyük gayret gösterelim. Çocuklarımıza kazandırılacak iyi bir terbiyenin, maddî fedakârlıkla mukayese edilemeyeceğinin bilincinde olarak camilerdeki yaz kurslarına gereken önemi verelim. Aksi davranışlar, sözde disiplini temin etme adına azarlama ve sert tavırlar nedeniyle hocadan, dolayısıyla Kur’an’dan, İslâm’dan ve bu kurstan beklenen tüm güzelliklerden uzaklaşmalar olmaktadır. Söz konusu ölçüsüz davranışlar bazen nefret duygularına temel teşkil etmekte, hayatının daha sonraki safhalarında yolu camilere hiç düşmeyen bireylerin yetişmesine sebep olmaktadır. Bu şekilde bir çok örneğin varlığı da bilinmektedir. Hiçbir Müslüman’ın böyle bir vebali yüklenmek istemeyeceği de açıktır. Aziz milletimiz, Yüce Allah’a ve O’nun kitabına duyduğu engin sevginin bir işareti olarak, çocuklarını yaz kurslarına göndermektedir. Çocuklarının temel dini bilgileri, Kur'an-ı Kerim’i, Allah’a nasıl ibadet edileceğini öğrenmesini arzu etmektedir. Kısa süreli de olsa bu eğitimin neticesinde hayırlı bir evlat beklemektedir.


 


Selam ve Dua ile


 


Gençağa EREN


İmam Hatip




Gönderen admin, Salı, 01 Temmuz 2008 12:58, Yorumlar(0), Hepsini Oku


MKPNews ©2003-2008 mkportal.it
 

MKPortal ©2003-2008 mkportal.it